Ayın Konuğu

Iraz Yöntem / KAFKA’NIN ÖYKÜLERİ TATBİKAT’A ÇIKTI: “CEZA KÜLLİYESİ”…

KAFKA’NIN ÖYKÜLERİ TATBİKAT’A ÇIKTI: “CEZA KÜLLİYESİ”…
IMG_4030Bu ay Cem Emüler ve Tansel Öngel ile Tatbikat Sahnesi’nin yepyeni oyunu “Ceza Külliyesi” üzerine biraz sohbet ettik. Benim için hem zor, hem de inanılmaz keyifli bir söyleşi oldu. Zor oldu; çünkü ben de bu ekibin bir parçası idim ve objektif bir yerden sohbeti nasıl yönlendirebileceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Çok keyifliydi; çünkü ikisi de daha önce İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda “Yanık” oyununda beraber çalıştığım müthiş insanlardı…
Heyecanımın gerekçelerinden biri hem onlarla yeniden bir arada çalışıyor olmak, hem de Tatbikat Sahnesi’nin imzası altında bir oyunun parçası olmak…
“Asla değişmeyecek gerçekler vardır” diyen Kafka bir kez daha haklı çıktı… “Ceza Külliyesi” artık sizleri bekliyor ağırlamak için; Cem Emüler’in uyarlayıp yönetmen koltuğuna oturduğu ve Tansel Öngel’in Bahadır Tecimen ile sahneden bize anlattığı bugünün “Ceza Külliyesi” öncesinde umarım sizlerin de keyif alacağı bir söyleşi olmuştur…
Iraz Yöntem: Nereden çıktı Kafka? Neden Kafka? Neden o öykü? Onun oyunlaştırılma süreci nasıl bir süreçti?
Cem Emüler: Bütün sırlarımızı vermeyelim 🙂 Kafka, evdeki sandıktan çıktı; büyükannemizin sandığında duruyordu, oradan çıktı. Kafka’nın kendisi de sandıktan çıktığı için belki o benzetme kendiliğinden denk düştü tesadüfen… Kafka yazmadan duramamış. Eve gittiği zaman onu hayatta tutan tek şey yazmak olmuş ve sonra yazdıklarının çok basit olan birkaç tanesini yayınlamış, diğerlerini “Ben öldükten sonra yakın bunları, kimse görmesin” diye de sandığa koymuş. Ama ortaya çıkması gerekiyormuş. Zaman geçtikçe sandıktaki antikaların kıymeti anlaşılıyor. Kafka sadece kendi zamanına ait bir şey yazmamış. İnsan durumunu; modern yaşamda, şehir yaşamında, dünyanın değişmeye başladığı o kırılma noktalarında 20. Yüzyıl’a başlarken insan olma durumunu, insanın anksiyetesini; yalnızlık ve yabancılaşma, ait olmadığı bir dünyada kendi farkına varma hikayesini çok kuvvetli yakalamış bir yazar. Biz de bu yüzyılda galiba aynı hikayelerden bahsediyoruz. Öyle ölümsüz temalar var ki büyük yazarlarda, bir anda karşımıza çıkıyor. Kafka’nın yalnızca bir yazar, bir münzevi, kendi halinde yaşayan bunalımlı bir adam olduğu yaşamın bir parçası var belki; ama hayatın içinde, adalet dünyasının içinde, bir hukuk bürosunda hukuk eğitimi almış, yüksek lisans yapmış, hukuk konularında faal olarak –ne kadar sevmese de- bürokrasinin içinde çalışmış bir insan olarak hukuk nedir; adalet nedir; yargılama nasıl bir şeydir; suç nedir; cezalandırmanın mekanizması nedir; hukuk nasıl oluşur; kurallar nelerdir; kurallı bir dünyada yaşamanın insanı hapsettiği yer neresidir gibi sorular üzerine düşündüğünü ve yaşadığını biliyoruz hayatına baktığımız zaman. Lafı uzatmazsak eğer, biz bugün eğer bu ülkede aynı soruları hâlâ soruyorsak Kafka’nın ceza ve hukuk üzerine yazdığı öykülere bakmak şart olur. Biz de özellikle “Ceza Kolonisi/Ceza Sömürgesi” adıyla dilimizde yayınlanan ve kıymeti pek az bilinen hikayesinden yola çıktık. Bu benim yıllardır kafamda taşıdığım bir hikayeydi. Bence Tatbikat Sahnesi’nin kimliğine çok uygun bir öykü olacaktı. Burada tekrar gün ışığına çıktı. Kafka nereden çıktı diye konuşmaya başlamıştık, Kafka gelmek istedi biz de buyur ettik…
Peki sen Tansel, sen nasıl bir motivasyonla bu fikre girdin? Senin için başkaca da bir anlamı var mı?
Tansel Öngel: Bizim kişisel maceralarımız tabi çok eskiye dayandığı için şimdi onu anlatmak Müstehak’ın bir tam sayısını alır, bu da kimseyi çok ilgilendirmez 
Ondan da biraz bahsedeceğiz ama…
T. Ö.: Ben 1994’te konservatuara girdim; Cem Emüler benim konservatuarda hocamdı, sonra meslektaş olduk; onunla meslektaş olma şerefine eriştim. Alfabenin abc’si darken sonra bir gün bu oyunu çalışabilecek duruma geldik. Macera çok ilginç benim için; gün be gün, an be an, yıl be yıl… Hem öğrenciliğimde, hem de öğrencilik sonrasında beni takip etti, izledi; birlikte –sen de vardın, hep beraber- “Yanık” çalıştık… Ben onun yaptığı bütün oyunları merakla izledim, kişisel maceralarımızı takip ettik ve iş buraya geldi ve bu işten sonra da birçok iş yapacağız birlikte belli ki…
Profesyonel hayatta ilk çalıştığınız oyun neydi?
T. Ö.: “Yanık”tı.
Aa, gerçekten mi? Ne kadar şanslıymışım 
T. Ö.: Ekstra bir önem arz ediyor benim için; kendi oyunculuk maceramda da başka bir köşe başı diye düşünüyorum. Gene onun, Cem Emüler’in bir lafı bu, bir provada söyledi; benim için oyunu oynayabilmek için sadece bunu düşünmek bile yeterli, motivasyon anlamında, tabi ki sadece bu söz yeterli değil ama : “2015-2016 yılında burada, Tatbikat Sahnesi’nde ya da dünyanın herhangi bir yerinde bundan 100 yıl önce ölen bir adamın sözlerinin yankılanması ve bu şekilde yankılanıyor olması gerekmiyor mu? Madem söz evrende hiç kaybolmuyor; sanki böyle bir makine bulmuş olsak da şimdi Kafka senin sahnedeki halinle konuşsa…” dediği anda zaten oyunda çok bambaşka bir motivasyon başladı. O ruhla da devam ettik, hâlâ da devam ediyoruz…
Hikaye aslında tek kişilik değil; bencesi… Yani dekorla beraber düşündüğüm zaman; o bir dekor gibi değil aslında, o bir aktör…
IMG_4086C. E.: Ya bu çok ilginç Iraz, kendi macerama bakıyorum; insanın kendisi hakkında konuşması tuhaf ama benim de kendime bir konu olarak baktığımda fark ettiğim bir şey, şöyle bir şeyin peşine düşmüşüm; insanla, yani etli-kanlı bir şeyle etsiz-kansız-katı-sert bir şeyin etkileşmesi, bir macera yaşaması, boğuşması beni çok ilgilendiriyor. Neredeyse 8 sene olacak bu süreç, daha önce de ipuçları var ama asıl tabi “Bir Delinin Hatıra Defteri” (BDHD) ile başladı. Yani bir teknolojik alet, çelikten ve pistonlardan oluşan bir makineyle, sert çelikle yumuşak insan etinin birbirini yemesi macerasıyla başladı. Orada çok ciddi bir savaş vardı. Daha sonra “Yanık”ta koskoca bir duvarla insanların boğuşması çok ilginç bir maceraydı. Burada da insan aklının yarattığı en gelişmiş ve en acımasız cezalandırma makinesiyle, o makineyi hem ayakta tutmaya mahkum olmuş, hem de o makine yardımıyla mahkum olmuş diğer insanları cezalandıran bir infaz subayının macerası çok ilgimi çekiyor. Yine bir insan eliyle yaratılmış ama insanı eline geçirmiş bir zeka, bir teknoloji ürünüyle; onu hem besleyen hem de onun altında aslında yok olan insanın çarpışması ve buradan yola çıkarak insanın adalet, cezalandırma, suç ve ceza konularında Kafka’nın o inanılmaz aforizmaları ve fikir yürütmelerini seyirciyle paylaşma şansı olacak. Başrolde 2 kişi oynayacak senin de dediğin gibi; bir Tansel Öngel’i göreceğiz, bir de – ellerine sağlık – Barış Dinçel’in dünyaya getirdiği yarı mekanik bir yaratığın sevişmesini, dövüşmesini, buluşmasını, birbirinden uzaklaşmasını seyredeceğiz.
Bence BDHD aralarında dramaturjik olarak bir fark var; çünkü belki vinçle anlatılmak istenen dramaturji başka bir biçimde de anlatılabilir ama Kafka’dan o makineyi çıkartamayız, o sabit bir aktör, subay gibi…
C. E.: Evet, asıl konu o. Tabi Kafka’nın yazdığı bir rol kişisi… Yani öyküyü okuduğumuz zaman aklımızda kalan şey o makine oluyor. Bir tür sanat eseri, bir tür insan aklının dünyaya meydan okuyuşuyla ortaya çıkmış bir şey… Oyunun bütün sürprizini vermeyelim ama nasıl olsa Kafka’yı okumayan yoktur, en azından oyundan önce okuyup da gelir seyirci, insanın bütün zekasını –şimdi buradan güzel bir yere gideceğiz - akledebildiği en hayal dolu, en gelişmiş, en zor bulunan şeylerin aslında bir insanın diğerine acı çektirmek ve eziyet etmek için icat edilmiş olduğunu görmek insanı acıtıyor. Bugün galiba hiç unutmamamız gereken bir yere gelmiş oluyoruz, bütün büyük buluşlar savaş sırasında bulundu. Mesela atomu parçalamak için bu kadar araştırma savaş olduğu için, güçlü bir bombayı bulmak için yapıldı. Daha sonra biz onu elektrik santrallerinde filan kullanıp -sözde- sivil amaçlarla kullandık ama onun da büyük bir bela olacağı anlaşılıyor. Bugün hayatımızı kolaylaştırıp belki “insanoğlu neler yapıyor yahu” dediğimiz bütün buluşlar başkalarını daha çabuk ve hızlı öldürmek için icat ettiğimiz şeyler. Kafka bunu ilk fark edenlerden bir tanesi. Kafka bize dehşet verici bir makine tarif ediyor öyküsünde; inanılmaz bir titizlikle, inanılmaz bir zekayla icat edilmiş bir makine… Ve niçin yapılmış diye bakıyorsun, birini en kusursuz biçimde acıtarak cezalandırılmak için icat edilmiş. Durup yeniden buna bakmamızı bile sağlasa Kafka, gittiği yerden bize selam yolluyor demektir.
Bende şöyle bir his uyandırdı: O makine bir fiziksel ürün. Bugün baktığımız zaman, kanunlar da aslında en olması gerektiği gibi kusursuzca cezalandırmak ya da cezadan uzak tutmak için oluşturulmuş bir doktrin; ama bugün geldiğimiz noktada o kanunlar bizi sadece acıtarak cezalandırılmak için yorumlanır ve kullanılır hale getirdi. Tıpkı öyküde aslında infaz memuru olanın hüküm de veren olması gibi… Özellikle bugün yaşadığımız yerden baktığımız zaman ne düşünüyorsunuz bu konuyla ilgili?
C. E.: Dediğin şey çok enteresan. Öyle bir dünya çizip -tabi makine bir mecaz- bize dünyanın, adaletin ya da vicdanın hâlini anlatıyor. Kafka’nın kurduğu metaforda şu var: Hakimle cellat aynı kişi. Üstelik de tek kişilik bir mahkeme. Savunma hakkı, araştırma, kovuşturma; bunlar zaman kaybı. Etkili bir adaletin yürüyebilmesi için yargıcın, avukatın ve infaz memurunun aynı kişi olması gerekir. Elimizde bazı kanunlar var, bu kanunlar çok eskilerden beri gelmektedir; bu kanunlar toplumun düzenli yaşayışını garanti eden kanunlardır. Düzenin sağlanabilmesi için bu yasaların uygulanması gerekir. Kafka’nın ceza-infaz makinesi aynen böyle bir makine. Oradaki dünya, yani bir aygıt olarak çalışan cezalandırma sistemi, ne kadar korkunç olabilir diye sormuş belli ki Kafka kendine ve verdiği cevap bu. Öyle bir makine ki onu yapan insan, o makinenin cezalandırdığı şey insan, o makineyi icat eden, ayakta tutan şey insan; diğer insanı yargılayan ve infazını gerçekleştiren de tek bir insan. O insanın varlığıyla o mekanizmanın ayakta durması aynı şey. Siz ne diyeceksiniz Tansel Bey? 
T. Ö.: Ağabey çok güzel konuşuyorsun, bayağı dinliyorum, ne diyeyim 
C. E.: Kafka demiş, biz ona tercüman olduk…
T. Ö.: Ben sahnede konuşmak taraftarıyım (kahkahalaaaaar)
IMG_4110Daha önce hiç tek kişilik bir performansın içinde yer aldın mı?
T. Ö.: Yok, hayır.
Ne hissediyorsun peki?
T. Ö.: Aslında tam tek kişilik sayılmaz; bir makine var, bir mahkumumuz var… Bahadır Tecimen mahkum rolünde oynuyor ve oyunun tamamlayıcı unsurlarından biri. Ama nereden bakarsan bak çok zor bir iş; tecrübe tecrübedir. Bir süredir bu işi yapıyorum, yapabildiğim başka bir iş yok; en azından hatırladığım kadarıyla başka bir iş yapmadığım süre içerisinde sadece bu işi yaptım  Ama her şeye sıfırdan başlamam gerektiği, bildiğim bütün bilgileri unutmak zorunda olduğum, başka bir gerçekliği araştırmam gerektiği; bedenimde, disiplin olarak beynimde, rüyalarımda, başka bir şeyi tecrübe etmem gerektiğini hissettim. Bütün tecrübenin aldatıcılığı ilkesi başucumda duruyor. Her gün yeniden öğrenci olmak gerekiyor. Bir sıçrama kaydedeceğim ya da dibe doğru bir sıçrama olacak; ortası olmayan bir şey. Tek kişilik bir performans gibi de bakmıyorum; tek kişilik performanslara herhalde öyle bakılmıyormuş, bilmiyorum diğerleri nasıl bakıyor ama yazar var, seyirci var, gerçekten makine var bizde ve “Ben şimdi size bir öykü anlatacağım” gibi bir durum değil. Orada gerçekten yaşayan bir şeyler var ve birileri oraya geliyorlar. Oyunu izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacak. Enteresan bir dünya kurdu Cem Emüler. Daha önce izlediğim interaktif olduğu söylenen hiçbir oyunda bile böyle bir şeyle karşılaşmadım ben, yurt içinde ya da yurt dışında. Bizim seyirciyle birlikte yaşanacak, şimdiye kadar gelen bütün geleneksel tiyatrolardan farklı bir maceramız var; oyun süresi boyunca biz sahnedeki oyunculara yüklenen karakterler ve seyirciye yüklenen karakter bir macera yaşayacak. Bu toplumsal bir rol aslında aynı zamanda; hepimizin dışarıda da üstlendiği roller… Enteresan bir şey olacak. Bir maceraya hazırlanıyoruz ve o macera seyirciyle tamamlanacak tam anlamıyla…
Ve her oyun yeni bir macera çünkü neyle karşılaşılacağı hakkında en ufak bir ipucu hissedemeyeceğin, sadece sahneye çıktığın an gerçekleşecek bir şey o…
T. Ö.: Burada partnerim seyirci. Onların tepkisine göre hiçbir kelimeyi değiştirmeden etki-tepki ve bunların sonucunu yaşamak zorundayız; hem ben, hem de seyirci. Ne kadar çok çalışırsam çalışayım, seyirci metinle arasında benim düşünemediğim imajinasyonla bağ kuracak; o andaki bir tepki, oyunu bambaşka bir yere götürebilir ve hazır olmamız gereken şeyin asıl OLMAK gerektiği… Ezberlenmiş bir anımızın normal hayatta da, sahne üstünde de asla olmayacağının gerçeğiyle yüzleşiyorum.
Kimi seyirci tepkisiz kalacak, kimisi çok fazla reaksiyon verecek; bunların hiçbiri tartılamayacak…
C. E.: Üstelik de biz onları cesaretlendiriyoruz; tepki vermeleri için cesaretlendiriyoruz. Nasıl bir sonuca gideceğini de göreceğiz beraber… Çok reaksiyonel bir seyirci geldiğinde ben de ne olacağını çok merak ediyorum. Şu bile etkileyecek, o gün tesadüfen bir araya gelmiş seyircilerin kim olduğu da seyircinin deneyimini etkileyecek ya da değiştirecek bir şey; öngörülemeyecek bir hâli var… Ama yapmaya çalıştığımız şey o ya, Tatbikat’te daha önce yapmadığımız şeyleri yapmaya çalışıyoruz; daha önce bilmediğimiz şeyleri… Öğrenmediğimiz şeyleri yaparak öğrenmeye çalışıyoruz. Bence bu da tam olarak oturdu buduruma.
T. Ö.: Ben ezber unutmak için çalışıyorum. Şu ana kadar oyunculukla ilgili ezberlediğim her şeyi unutmaya çalışıyorum. Ekstra çaba göstermek zorundayım, yoksa macera dürüst ve içten olmaz; zorlama ve egzajere edilmiş olur –ki bu en istemeyeceğimiz maceradır. Çünkü bizim bu oyunda gerçekten vaadimiz şu; “Bir şey olacak ama ne olacağını ne siz biliyorsunuz, ne biz biliyoruz. Elimizde Kafka var, 100 yıl önce söylediği müthiş şeyler var; gelin bunu hep beraber bir daha söyleyelim” istiyoruz. Benim ödevim de oradaki o adam olmak. O adam olarak o macerayı yaşamak. Bakalım ne olacak?
C. E: Öyküyü bilenle bilmeyen arasında bir fark da olmayacak böyle bir sahneleyişle; çok biricik, kendine özgü bir deneyim geçirmek için seyirci gelmiş durumda bulacak kendini… Bizim ceza yerleşkemiz bir külliye. Oyunun ismi “Ceza Külliyesi”. Çünkü sadece bir cezalandırma makinesinden ibaret değil; koskoca bir düzenektir cezalandıran şey. Yan tesisleriyle insanları içeri alıp buyur ettiğimiz, rahat ettirdiğimiz, kafalarını karıştırdığımız ve sonra cezalandırdığımız bir külliyeden ibarettir. Biz de ceza külliyemize seyirciyi aldıktan sonra onunla birlikte cezalandırmanın nasıl bir şey olduğu hakkında bir süre geçirmeyi vaadediyoruz. Nereye gidecek? Her akşam başka bir yere de gidebilir. Her oyunu görmek isterim ben de, hepsine gelemem ama gelebildiğim kadarına gelmek isterim 

Devlet Tiyatrosu haricinde Tatbikat’la bir maceraya atılmak nasıl bir şey?

T. Ö.: Sizin sınırlarınız yaratıcılığınızla olmalıdır. Sadece tiyatro değil; müzikte, resimde, görsel-işitsel bütün sanatlarda böyle olmalıdır. İdeoloji, politika, hele ki gündelik politika ya da başka şeyler sınırlandırmamalıdır. Tatbikat bu anlamda boş bir sahne; o boş sahneyi yaratıcı görüşlerle donatan bir dekor, çok güzel bir metin ve “buyurun, gelin, hadi yapalım” denilen bir yer bizim için. DT dışında böylesi bir maceraya girmek de bizim için bir ödüldür, bu dediğim çerçevede. Ne iyi ki böyle bir yer var, ne iyi ki kendi yaratıcılığımızın hem potansiyeliyle hem de sınırlarıyla dürüstçe yüzleşebilecek imkânlar dizgesinin içindeyiz.
C. E.: Tatbikat şöyle bir şey vaadediyor, ben o anlamda Tansel’in de burada olmasını kıymetli buluyorum. Tatbikat bence 3 şey vaadediyor: 1- çok iyi yazarların çok iyi metinleriyle yola çıkmayı vaadediyor, kötü metinler girmiyor Tatbikat’ten içeri; 2- kötü oyuncular girmiyor; 3- ezberlediğimiz ve klişe hâline getirdiğimiz kötü huylarımızın Tatbikat’ten içeri girmemesine çalışıyoruz. Yani hep taze, bilmediğimiz bir şeyi yeniden anlamak, yeniden öğrenmek için sıfır noktasından başlamaya çalışıyoruz. Benim için keyifli bir buluşma.
IMG_4056T. Ö.: Mesela bir tiyatro provasında uzun yıllardır, konservatuar yıllarından beri ya
zamanımız olmadığı için, ya yönetmenin tavrından dolayı ya da diğer oyuncuların yönelimlerinden kaynaklı hep yapmak istediğim ama hiç yapamadığım şeyleri yapma şansı buldum bu işte. Ne o? Yönetmen tabi ki Cem Emüler olduğu için; samimiyetimle Cem, saygımla Cem ağabey, öbür tarafımla Cem Hocam olan bir insanla karşı karşıya olmanın avantajını bir kenara koyuyorum; ama oturup işin felsefesini tartışabildiğim bir prova şu anda bize lüks geliyor, bu ülkede de, bu sanat camiasının bu koşullarında; ama gerekli bunlar. Hiç sahneye çıkmadan 3,5-4 saat bile konuştuk! Ama bu konuşma “Hadi şimdi dramaturji çalışması yapalım da bu işi masa başında halledelim” filan gibi olmadı. Bittiğinde beynimiz yanmıştı. Tiyatronun dışına çıktık, bir sigara yaktı ve sustuk… Çünkü o “es” anı geldi. Bence o gün orada prova bambaşka bir yere gitti. Sürekli aparda, sürekli birbirimizi “sözde beğenmek, sözde övmek ya da yermek” için yaşıyorsak gideceğimiz bir yol yok! Bu anlamda da Tatbikat’ın yaptığı şey ve duruşu çok önemli ve çok doğru olduğunu düşünüyorum. İçinde olmaktan da çok mutluyum.
Mesela hepimiz “Yanık”ta da böyle bir süreci yaşayabilecekken yaşayamadık…
T. Ö.: Çünkü aura oluşabilmesi için herkesin ışığını kapatması gerekiyor.
C. E.: Bir sürü yaşamsal dış faktör var. Bir kurumun içinde mevcut olmak; belli bir zaman içinde, belli bir mekanda, belli mevzuata uygun olarak belli bir işi kotarmak gibi insanın elini eteğini bağlayan, onu belli bir kalıba sokmaya itekleyen şeyler var. Her kurumda olduğu gibi iyi tarafları da, kötü tarafları da olan, eskimiş usulleri olan şeylerdir bütün mekanizmalar. Onlar bir şekilde insanı istediği ülkeye ulaştırmayabiliyor. Tatbikat o anlamda bir nefes alma yeridir. Ben daha da gelişip daha da cesur, özgür ve güçlü bir hâle geleceğini hissediyorum. Çünkü çok kısa bir zamanda kendini çok enteresan bir noktaya konumladı. Bize de düşen bir görev bu. Her seferinde hiçbir şey bilmiyormuş gibi yeniden sağımızı-solumuz sobelemeye çalışıyoruz. O kurumsal yapılarda olmuyor ne yazık ki. Çünkü sağını-solunu sobelediğini varsayarak işe başlaman gerekiyor. Halbuki her seferinde yeniden oyuna başlamak lazım.
T. Ö.: Bir de Müstehak, daha mutfağa yönelik bir dergi olduğu için, bunlar çok önemli. Sadece kişilerin egosu oluşmuyor; zaman içinde kurumların ve yapıların da egosu oluşuyor o kişilerin egolarının kolajıyla. Oysa bizim işimizin birinci kuralı, önce egoyu parçalamak. Her iş kendi egosunu parçalayıp kendini yeniden oluşturmak zorunda. Yoksa gerçekten olmuyor. Kendimizi kandırıyoruz o zaman…
C. E.: Iraz’ın başladığı yer çok enteresan; düzenek, aygıt… İnsan bir düzenek oluşturuyor, bir kurum oluşturuyor. O kurum daha sonra bir organizma gibi kendi kendine yaşamaya ve kendi kurallarını, kendi uzviyetini geliştiriyor; kendi asabiyetiyle beraber yaşamaya başlıyor ya… Bu çok enteresan. İnsanın kendi egosunu kırması deyince; mesela kurumsal tiyatrolar kendi egolarını inşa ettiler ve bir organizma olarak kendi bağımsız özerklikleri içinde yaşıyorlar! Kendi huyları var, kendi egoları oluşuyor ve o egoların tutsağı oluyorlar. Sonra alternatif tiyatrolar ortaya çıkıyor, “Biz buna karşıyız, biz alternatifiz…” Ama sonrasında bir alternatif ego oluşuyor burada da… O ego da bir süre sonra kırılmaya mahkum; çünkü o da ego sever hale geliyor. O zmaan onun da bir alternatifinin olması gerekiyor. Yaratıcı işlerle uğraşan herkesin her gün sabah kalktığı zaman egosunu kırıp güne öyle başlaması gerekiyor.
T. Ö.: Ve burada bence en önemli şey; dünyayı ilerleten tek bir kural vardır: “Açık olmak”! İlerici ya da gerici diye tanımlamıyorum; açık olan zaten ilericidir. En alternatifinden en kurumsalına kadar, eğer bir şey kendini tekrar etmeye başlıyorsa orada tehlike çanları çalmaya başlar. Para kazanabilirsiniz, itibar sahibi olabilirsiniz, ödüller alabilirsiniz; ama bir şey kendini tekrar ettiği anda kendinizi kandıramayacağınız kadar o tehlikeyle yüz yüzesinizdir. Bir süre kendinizi de kandırabilirsiniz. Sonra bu kendini kandırma süreci rutinleşmeye başlıyor. Ve oradan yaratıcı ve sıçrayıcı şeyler üremiyor. Gene egosantrik şeyler çıkıyor. Bir süre sonra herkes alışmaya başlıyor. Ezber bozmak denilen şeyin bu ülkede bu kadar kolay ve sıradan, bu kadar ağıza pelesenk olmasından çok rahatsızım; ama ezber bozmak gerekiyor. Kendi ezberinden başlamak gerekiyor. Herkes bir şeyin değişmesini istiyor ama kimse kendinen başlamıyor. Bir özden ziyade, janjanlı bir takım kaplama varlıklar haline geldik…
IMG_5121C. E.: Tabi oyun Kafka olunca, varlık ve hiçlik üzerine konuşmaya döndüğünün hepimiz farkındayız 
Ama çünkü ne kadar evrensel ve insana ait ve bundan 150 yıl sonra da birileri mutlaka aynı şeyleri –hattâ yine aynı metinler üzerinden- farklı kelimelerle konuşmaya devam ediyor olacaklar.
C. E.: Aynen öyle… Tabi hakikatin peşinde olma meselesine gelişimiz ilginç oldu; bunu da galiba Kafka’ya borçluyuz. Bize bunları konuşturuyor. Ama dediğine ben bir şey ekleyeyim; gerçeğin peşinde koşmanın yollarının tazelenmesi lazım. Aynı zamanda o koştuğun gerçek de sürekli değiştiği için sürekli koşma halinde olmak lazım  Gideceğin bir yer de yok; gittiğinde başka bir yere taşınmış oluyor zaten, tekrar oraya taşınmamız gerekiyor.
T. Ö.: Aslolan o yüzden gidilen yoldur, sonuç önemli değil ki… Gidilen yolu sevmeyen bu işi yapmamalı zaten…
Bu anlamda çok konfor düşkünü olmak da örseleyen bir durum. Çünkü o konfor, hep bir adım ileri atmaktan insan olarak bizi vazgeçiren bir şey…
C. E.: Tabi bir de başarılı iş yapmak riski var biliyorsun; bir şey yapıyorsun, beğeniliyor, “Bak bu iyi işmiş, aynısından bir tane daha yapayım” dediğin zaman iyi bir şey yapma şansını zaten kaybetmiş oluyorsun. Ama o konfordan kaçınmak da korkutucu bir şey.
Kötü alışkanlıklardan vazgeçmenin içine konfordan vazgeçmek de konulabilir mesela.
T. Ö.: Kötülük dahil, hiçbir şeyi çok dışarıda aramamak lazım. En iyi bildiğimiz şeyleri sorgulamıyorsak artık o bildiğimiz şeyleri bilmiyoruzdur; duygularımız dahil. En erdemli, en iyi şeyleri bile sorgulamak, eleştirmek, yargılamak, keşfetmek; bunları defalarca süzmek zorundayız. En doğru bildiğimiz şeyi sınamazsak eğer, o doğrunun doğru olmadığını bir gün birisi bize haykırır. Onun da tek yolu gerçekten çaba göstermek ve önerdiğin şeyi yapmak… Varoluşçuluk söylüyor bunu; sen önerdiğini yaparsın. Sen özünü oluşturursun diyor; özün eylemindir diyor.
C. E.: Kafka’ya dönersek, şöyle diyor o yakılmasını istediği mektuplarında; diyor ki her gün “Yazmam lazım, yazmam lazım! Fakat oturduğum apartman çok gürültülü; benim sağlığım iyi değil ve fazla vaktim kalmadı. O yüzden daha çok yazmam lazım…” diyor. Bizim de herhalde daha çok çalışmamız, daha çok oyun yapmamız gerekiyor; vakit de daralıyor, şehir de fazla gürültülü 
Tiyatronun içi bile şu an fazla gürültülü (Bir Delinin Hatıra Defteri öncesi sahnede temizlik var çünkü )
C. E.: Bugün biz taptaze bir şey düşünüyoruz. Kafka var diye düşünüyoruz bunları; olmasaydı bir tarafımız eksik kalacaktı.
T. Ö.: Hâlâ bunun peşinde koşabilecek durumda olmaksa bence mucizevi bir hediyedir; bunun kıymetini bilmek gerekir diye düşünüyorum. Buna layık olmak, bunun hakkını vermek gerekir. Bunun da tek yolu çalışmaktır.
IMG_4728Peki neden “Ceza Külliyesi” oldu adı? Benim kulağıma çok enteresan geliyor; çünkü şimdi bugün bambaşka anlamlarda kullanılıyor ya… Mesela ‘Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’… Bir yanıyla çok ters bir ironi var; yani oyundan bağımsız bir ironisi var ama aslında baktığımız zaman çok da çıkış noktasının denk olduğu bir yer var. Farklı yerlerden farklı okumalar aynı sonucu algılamalarına sebep olabilir insanların.
C. E.: Farklı okunabilirse seviniriz; çünkü direk bir gönderme değil ama külliye dediğin şey her türlü aksesuarıyla, donanımıyla, diğer tesisleriyle bir bütünlüğü anlatıyor ve cezalandırma öyle bir şeydir; külli bir şeydir cezalandırma…
T. Ö.: Gündelik durumlara genel doğruları uyguladığımız zaman yanılabilir ya da genel doğruların hakkını yemiş oluruz.
C. E.: Bugünün gerçekleri yıllar sonra ortada olmayacak; ama cezalandırma her zaman var olacak.
T. Ö.: Çok net olan bir şey var ki, biz erkekler asla bir kadının hamileliğini anlayamayız. Bir kadın da bu ülkede bizim askerde yaşadıklarımızı asla anlayamaz; insanlığın ve onurun nasıl ayaklar altına alındığını hiçbir zaman tam olarak bilemez… Örneğin, en üst devredekiler hep altlarını ezerler ve en alt devredekiler de bir gün en üst devreye geldiklerinde kendi alt devrelerini ezecekleri günü beklerler! Ama hiçbiri bu durumu değiştirmeyi düşünmez. Karşı karşıya olduğumuz teori, bilgi kökü bu! İnsanın içindeki zalimin toplumsal boyutu… Halbuki değişim hemen şimdi ve burada başlamalı…
C. E.: Şöyle bir oyun düşünelim; hepimiz kendimiz için 1 lira istiyoruz; halbuki hem kendimiz hem de karşımızdaki için 1 lira istesek, o da bizim için 1 lira istese hepimiz daha çok kazanacağız. Ama hepimiz kendimiz için 1 lira istemeyi tercih ediyoruz çünkü kuralını fark etmiyoruz. Dönüp de oyunun kuralına baktığın zaman 2. kural daha avantajlı ama bize hep ilk kural öğretiliyor, ‘sadece kendin için iste’. Oyunun kuralına yeniden dönüp baktığımız zaman gerçek bir mutluluk ve kazanç orada olacaktır ama her şey asıl kuralın ne olduğunu bizden gizlemek üzerine kurulmuş ya, bahtsızlığımız orada. O zaman hep dönüp sıfırdan başlamak lazım.
Sen kendine dürüst olmazsan, hayatındaki hiçbir hücreye dürüst davranamazsın; ne kadar dürüst olduğunu söylesen bile… Biz de her zaman bunları çok kendi kendimize içselleştiremiyoruz… İçimizde var olan sevgi, merhamet, şefkat duygularını bizler bile zaman zaman laftan ibaret bırakabiliyoruz. O yüzden içten gelene bırakabilecek durumları yaratmamız gerekiyor belki de önce, her şeyi değiştirmektense biraz çeperlerin dokusunu değiştirirsek zaten aslında öz kendini oradan serbest bırakacak da olabilir.
C. E.: Birlikte yaşamak zorunda isek –ki en azından bir süre daha zorunlu gibi görünüyor- o zaman birbirimizi kollamadan mutlu bir yaşam pek mümkün görünmüyor.
Tam da bu meseleden, sahnenin üzerinde ve karşısındaki seyirciyle olan tiyatronun ilişkisinin nasıl bir şeye dönüşmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Orada da bir değişim başlıyor; tiyatroda da bir şeyler değişiyor çünkü insana dair olan durumlar değişiyor. Bu oyun da mesela, farklı deneyimlerden biri…
C. E.: Bu çetrefil bir soru. Benim hiç kuşkumun olmadığı bir şey var; hayat değiştikçe hayatı temsil etme biçimlerimiz de değişiyor. Kendimizi temsil etme biçimimiz değişiyor, her şey değişiyor. Tiyatronun da temsil etme biçimi değişiyor. Galiba bu kadar kaotik bir yüzyılda tek bir temsil biçimi yok ve bir süre daha olmayacak. Belli bir stil ve üslubu önceden bulmak mümkün değil. Hayat bir temsil IMG_4358etme biçimi getiriyor, daha sonra yüzyıllar geçtiğinde geriye dönüp bakıldığında “o zamanlar bir temsil stili varmış” deniyor. Bizim de bugün “Ben doğru temsil biçimini buldum” dememiz mümkün değil; bunu bizden sonrakiler söyleyebilecek. Ama biz aklımızın erdiğince, içimizden geldiğince, namuslu ve dürüst bir biçimde bugünün yaşama şartlarını, bugünün insanını, ilişki biçimlerini bugünkü insanın ilgisini çekecek biçimde temiz ve dürüst bir biçimde ortaya koymaya çalışmalıyız. Biraz galiba içinde yaşadığımız zamanda ne istediğimizi, ne yapmaya çalıştığımızı ancak ne yapmamak istediğimizi keşfettiğimizde bulabiliriz. Biz nelerden sıkıldığımızı, neleri beğenmediğimizi, nelerden yorulduğumuzu söyleyebiliriz ve onları yapmayarak bir şey yapabiliriz. Bu bir tarza dönüşecekse bunu bizden sonrakiler bize bakıp “O zaman böyle bir tarz varmış” diyecekler diye düşünüyorum. Benim görebildiğim bu.
T. Ö.: Ben daha bireysel almıştım durumu…
Oradan gir…
T. Ö.: Bu iş, hikaye anlatma işi… Anlatmaya değer bir hikayen varsa onu bir şekilde anlatırsın; sahne üstünde, sokakta, şurada, burada fark etmez. Ama bu iş özelinde birinci konu hikaye artık. Çünkü o kadar fazla hikaye anlatıcı var ki… Hikaye anlatıcısının artık bir numarası yok. Hikayen ne kadar güçlüyse, onu anlatacak kişi de o güce gelecek sistemleri, antremanları vb. yapabiliyor. Konu, açıklık. Hikaye anlatıcısı ne kadar açıksa, seyirci de o açıklıktan alıyor. Tek bildiğim şey, ben dürüstçe hikaye anlatmak istiyorum. Anlatılamaya değer bulduğumuz bütün hikayeleri birbirimize anlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu kadar basit, bu kadar yalın ve bu kadar kibirden ve böbürlenmeden uzakça…
C. E.: Elimizde ne varsa onunla anlatıyoruz.
T. Ö.: Özel olarak eklemek isterim ki bu macera benim için çok enteresan çünkü bir kıyas kabul etmez bu iş; ama şimdiye kadar içinde olduğum hiçbir işi bu kadar merakla beklememiştim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı