Ayın KonuğuGenel

Iraz Yöntem / İbrahim Yazıcı: "Cennet de cehennem de bizim içimizde!…”

“Cennet de cehennem de bizim içimizde!…”

İbrahim Yazıcı, son yıllarda Türkiye’de yetişmiş en önemli orkestra şeflerinden biri. Kariyerinde ulusal ve uluslararası alanda birçok başarıya imza atmış; 2002 yılında “Hacettepe Üniversitesi Sanat Teşvik Ödülü”, 2005 yılında İtalyan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen “Cavaliere dell’Ordine della Stella d’Italia” şövalyelik ünvanıyla onurlandırılmış, 2012 yılında da “Donizetti Ödülü”nü alarak yılın orkestra şefi seçilmiştir.
Ülkemizi dünya çapında bu başarılarla temsil eden Yazıcı, geçtiğimiz aylarda yayınlanan KHK’lardan biri ile ne yazık ki ihraç edilen memurlar listesinin içine girmiştir.
Bir sanatçının devlet ve memuriyet ilişkisi ile bugünün ortamında bu ilişkinin nasıl sakat bırakıldığı üzerine bir söyleşi yaptık İbrahim Yazıcı’yla. O, evrensel kültür sanat yaşamının hiçbir şekilde tırpanlanamayacağının kanıtlarından biri aslında. Size tavsiyem, bu söyleşiyi okuduktan sonra ilk fırsatta bu muhteşem şefin konserlerinden birine gitmeniz. İşte o zaman, bir aradayken birbirimize ne kadar iyi geldiğimiz gerçeğini bir daha hatırlayacaksınız. Ve tabii ki sanatın iyileştirici gücünü de…     
 
Iraz Yöntem: Müstehak’ımıza hoş geldiniz.
 
İbrahim Yazıcı: Hoş bulduk ☺.
 
İhraç edilmeden önce resmi olarak İzmir Devlet Opera ve Balesi’nde Orkestra Şefliği görevini yürütmekteydiniz, değil mi?
 
Evet, aynen öyle.
 
7 Şubat 2017’de yayınlanan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç edildiniz.
 
Evet.
 
Öncelikle, ihraç edildiğinizi nasıl öğrendiniz?
 
Çok komik; o sırada Facebook’da bir arkadaşımla canlı yayın yapıyorduk. İnatla telefon çalıyordu. Biz de canlı yayın diye kapatıyorduk, cevap vermiyorduk. Arkasından en son “Aç şu telefonu!” diye bir mesaj geldi. Ondan sonra çok sevgili arkadaşım Çiğdem Erken bildirdi bana. Ona da zaten çok sevgili babanız Selçuk Yöntem bildirmiş ☺
 
Çünkü ona da ben bildirdim. Ben her KHK yayınlandığında listelere bakıyorum muhakkak; ilk baktığım liste de Kültür Bakanlığı oluyor. Sizin adınızı gördüğümde de gece hemen babama haber verdim, ondan Çiğdem’e oradan da size geldi haber ☺
 
Hadi ya, çok iyiymiş ☺ Ben duyunca açıkçası “İyi, tamam, ne yapayım” filan diye düşündüm ama yanımdaki arkadaşlarım gerçekten şok hâlindeydi. Öyle öğrendik.
 

“Genel olarak devletin bekasına zarar vermekle itham ediliyor birçok insan.”

Beklenen bir şey miydi bu?
 
Bu olaydan bir hafta önce bir müfettiş benimle görüşmek için gelmişti. Açıkçası zaten bana yöneltilen bir suç filan da yok; Facebook paylaşımlarımın rahatsızlık verici olduğu iletilmişti ama kanuni olarak da hiçbir şekilde sorun teşkil eden bir belge-bulgu olmadığını da görmüş olmama rağmen çok da şaşırmadım. Çünkü içinde bulunduğumuz durumda, evet, böyle şeyler olabilir.
 
Bir gerekçe olarak size tebliğ edilen herhangi bir resmi belge var mı?
 
Hayır, zaten KHK’lar Resmi Gazete’de yayınlandığında tebligat yerine geçiyor; yani zaten tebliğ edilmiş oluyor. Genel olarak devletin bekasına zarar vermekle itham ediliyor birçok insan. Kimi Fetö, kimi Pkk veya benzeri örgütlere ya üyesi olarak, ya destekçisi ya da sempatizanı olmakla suçlanıyor. Ben de ilk önce anlamadım zaten neyle suçlandığımı, hâlâ da net bir şey yok zaten.
 
Hukuki olarak şu an nasıl bir aşamadasınız? Var mı izlenen bir yol?
 

Tabii ki var. Zaten ailemde çok hukukçu olduğu için iyi bir avukat bulmak benim için güç olmadı. İnsan hakları konusunda uzman olan bir avukat buldu hemen ablam arkadaşlarına danışarak. O kadar acayip bir durumdayız ki, şimdi mesela öncelikle böyle bir durumda idari davanın açılması icap ediyor. Fakat artık kanunlar değişe değişe o kadar zıvanadan çıkmış ki… Önce Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmamız gerekiyor. Bu bir ileri adım olmasına rağmen AYM’nin başvuru süresi 30 günle sınırlı. Oysa ki idari mahkemenin başvuru süresi 60 gün idi. Önce AYM’yer başvurduk, çünkü zaten idari mahkemenin bunu reddedeceğini tahmin ediyorduk ve biliyorduk. Öyle de oldu. Bütün bunlar aslında Olağanüstü Hâl olduğu için böyle. OHAL’de kurulması icap eden ve aslında 1 ay içinde kurulması kanunda da işaret edilen komisyon 6 ay sonra ancak kurulabildi. Zaten esasında bizim başvurumuzu bu komisyona yapmamız icap ediyordu, ki zaten yaptık 6 ay sonra; ama bütün açılan diğer davaların sebebi şu: bir gün olur da 
 
OHAL kalkar ya da kalkmadan sonuç lehimize dönerse, bir tazminat davası açabilmek için normal hukuki yolları da denemek gerekiyor. En sonunda da, eğer gerekirse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidebilmek için diğer yolların denenip tükenmiş olması icap ediyor.
 

“Size yöneltilen suçlamalar karşısında kendinizi temize çıkarmaya çalışıyorsunuz.”

Zaten benim de bildiğim kadarıyla OHAL yüzünden idari bütün yollar kapanmış durumda. Mart’ta kurulması gereken komisyon çok geç kuruldu ve hâlâ başvuruları değerlendirmeye almadı diye biliyorum. Başvurular yapılmaya başlandı sadece ve ne zaman değerlendirme yapılmaya başlanacak belli değil herhalde.
 
Ne zaman başlayacağı belli değil, ayrıca komisyon çok az kişiden oluşmuş vaziyette. Onların bir danışma grubu var zannediyorum, 70 kişi kadar; ama her ne olursa olsun gene ülkemizin çok önde gelen anayasa profesörlerinden Kemal Gözer’in yaptığı hesaba göre, her bir kişi için bu komisyon günde 8 saat üzerinden 10 dakika görüşecek olsa yaklaşık 50 küsur senede ancak başvurular neticelendirilebiliyor. O yüzden çok da sağlıklı bir yol olmadığı da ortada. Ama açıkçası yapmam icap ettiği için ben de bu yola başvurdum.
 
En son AİHM de OHAL Komisyonu kurulmadan önce oraya gönderilen davaları komisyon kurulduktan hemen sonra karara bağladı ve reddetti çünkü iç hukuk yollarının tükenmediğini belirtti.
 
Tabii ki. Ama eğer bu komisyon inanılmaz yavaş ilerleyip de çok uzun bir zamanda çok insanın derdine çözüm bulacak hâle gelirse, bu sefer gene AİHM’e bir başvuru hakkı doğacağını düşünüyorum. Çünkü zaten elde hiçbir delil, vs olmadan size yöneltilen suçlamalar karşısında kendinizi temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Ama bir insanın üzerine yapıştılan suç 30-40 yıl onun üzerinde kalacaksa çok abes; bu zaten insan haklarına aykırı. O yüzden ya bu komisyon daha pratik bir çözüm bulmalı, bulacaktır; ya da AİHM bir biçimde bunun hızlanması için bir girişimde bulunacaktır diye düşünüyorum.
 
Ama şu anda bu süreçte herhangi bir gelişme söz konusu değil, değil mi?
 
Hayır.
 
Aynı KHK ile Bursa Bölge Senfoni Orkestrası’nda keman sanatçısı olan Filiz Özsoy da ihraç edildi. Bu süreçteki tek örnek sizsiniz.
 
Devlet orkestralarından, opera ve bale, tiyatro, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü de dahil olmak üzere KHK’lar ile görevden alınan yegane kişiler biziz, evet.
 

“Yurt içinde bir devlet kurumuyla artık konser yapamıyorum!”

Önce bir vatandaş olarak, sonrasında da bir sanatçı olarak hayatınızda neler değişti? Nelerden mahrum kaldınız? Bunun sıkıntısını yaşıyor musun?
 
Benim için en önemli olan pasaportumdan mahrum kalmak oldu. KHK’da yazıyor zaten, 2 hafta içinde pasaportunuzu iade ediniz diye. Ben görevim ve görevimin getirdiği derece sebebiyle yeşil pasaport sahibiydim. Doğal olarak devletle ilişik kesildiği anda pasaportun iadesi bence çok normal. Ben de pasaportumu iade ettim. İade ederken de yeni bir pasaport almak için randevu alacağımı söyledim. Alamayacağımı söylediler. Nedenini sorduğumda ise hiçbir şey söyleyemediler. Ben de hemen avukatıma bildirdim. O da bana başvuruda bulunmamı, benim pasaport  almamı engelleyecek hiçbir şey olmadığını; eğer pasaport alma hakkını tanımazlarsa o zaman bir dava açabileceğimizi söyledi. Ben de gidip pasaport başvurusunda bulundum hemen. Bu arada başvuru esnasında da başıma gelenleri hiçbir şekilde gizleme gereği filan da duymadım; bilakis her şey internet ortamında da göründüğü için son derece açık davrandım. Görevli memur son derece nazik bir şekilde “Sizin pasaportunuz varmış” dedi. Ben de “Evet, yeşil pasaportum vardı ama şubat ayında KHK ile devlet memurluğundan atıldım” dedim. Memur yurt dışına çıkış yasağımın olmadığını söyledi, ben de biliyorum bunu zaten; hakkımda bir dava ya da kovuşturma da yok, bunu da biliyorum. Zaten sistemde böyle bir şey olsa online başvuruda bile bulunamıyorsunuz. Ben de başvurumu yaptım, 10 yıllık pasaport harcımı yatırdım; arkasından da daha çok Schengen ülkelerine gitme durumum olduğu için konserlerimden dolayı Almanya’dan da 5 yıllık vize aldım. O vizeyi aldıktan birkaç gün sonra bir arkadaşımın düğünü için yurt dışına gitme girişiminde bulundum. Çok enteresan, tüm evraklarıma gerekli damgalar vurulduktan sonra görevli bana pasaportumun zayi olarak göründüğünü söyledi ve kaybedip kaybetmediğimi sordu. Ben de hayır dedim ve beni yarım saat filan beklettikten sonra bir form doldurdular ve dediler ki “Sizin pasaportunuz iptal edilmiş!” Nasıl iptal edilmiş olabilir diye düşünüyorum. Benim aldığım tarih nisanın sonuna doğru, vizeyi aldığım tarih 25-26 Mayıs filan; iptal edildiği tarih ise 15-16 Mayıs gibi bir şey…
 
İptal edilmiş pasaporta vize almışsınız yani?
 
Evet ve Schengen çok kolay verilen bir vize değil, 3 günde filan aldım ben de; yani öyle pat diye de alamamıştım. Ben de sinirlendim sonuçta; bunu bana daha önceden bildirselerdi yurt dışına çıkmak için girişimde filan bulunmazdım. Hem de pasaportumla alakalı böyle bir işlem olduğu için dava açardım hemen! Onlar da son derece kibar bir şekilde, bu durumun özellikle altını çizmek istiyorum, durumun kendileriyle alakalı olmadığını söylediler ama benim tek sıkıntım şu anda  yurt dışına çıkamıyor olmak! Çünkü ben zaten yurt içinde bir devlet kurumuyla artık konser yapamıyorum, hepsi iptal edildi. Bundan başka pek çok özel kurum da çekiniyor. Mesela part time ders verdiğim bir üniversite beni daha önceden çok istiyor olmalarına rağmen benimle artık çalışamayacaklarını kibar bir dille bildirdiler. Başka bir özel üniversitenin orkestrası konseri iptal etmek durumunda olduğunu söyledi. Bu da insanların zaten duruşlarını gösteriyor, benim için çok da problem değil. Aynı zamanda, iyi ki bir de, piyanistim; her zaman bir orkestraya, devlet kurumuna ihtiyacım yok. Bazı yerlerde piyano konserleri, oda müziği konserleri yapmaya başladım. Çok yıllardır beste yapmıyordum, yeniden beste yapmaya başladım; güzel bir şey oldu yani benim için ☺

“Benim Türk kültürünü tanıtmam da engelleniyor.”

Yani bir sanatçı olarak, hele uluslararası alanda çok iyi çalışan ve bilinen bir sanatçı olarak yaşadıklarınız aynı zamanda hem başka şeyler yapmanıza vesile oldu, hem de sizin kariyerinizin önünde de bir engel teşkil etti…
 
Tabii, tabii… Mesela, insan devlette mecbur olduğu görevinden ötürü özel konserleri daha az yapmak durumunda kalıyor. Çünkü devlete karşı bir yükümlülüğünüz var. Açık söylemek gerekirse devlette yönettiğiniz her orkestra çok iyi seviyede değil. Ama orada bir takım mecburiyetleriniz olduğu için başka yerden angajman alamıyorsunuz ya da sınırlı bir şekilde alıyorsunuz ve devletin de verdiği para son derece kısıtlı. Hele ki bir başka orkestraya gidiyorsunuz, mesela diyelim ki İzmir Operası’ndaki görevimi bitiriyorum ve beni Antalya Operası’na yolluyorlar ve günde 40-50 lira civarı bir ücret veriyorlar. Ben o gün otursam kendi evimde özel ders versem, o operaya verdiğim emekten çok daha azını belki vereceğim ama mukayese edemeyeceğim kadar ciddi bir miktar para kazanabileceğim. Hele bir de yurt dışına gidip bir konser yapacak olsam o hafta, bir de Uzak Doğu filan olursa, kıyaslanamaz gerçekten… Ben bu yolu niye seçmiştim? Çok acı bir şey bu. Yıllar evvel orkestra şefliği eğitimi almaya başladığımda ilk kapısını çaldığım orkestra şefi Macar asıllı Gilbert Varga olmuştu. Türk orkestralarını da bilen birisidir ve bana demişti ki “Benimle ya da başka hocalarla çalıştıktan sonra ülkene dön çünkü ülkenin orkestralarının iyileşmesi için iyi şeflere ihtiyacı var. Bana söz veriyor musun?” Ben de gözüm kapalı söz verdim ve o sözü tuttuğum için Türkiye’ye geldim. Belki bambaşka bir yol çizebilirdim. Mesela Fransa’da mezun olduğum okulda bana direk hocalık teklif etmişlerdi. Ben Ankara Operası’nda asistan şeflik yapacağımı söyledim, o yolu seçtim. Sonuçta peki ne oldu? Ben yurt dışında yapabileceğim pek çok şeyi de belki bu ülkeye hizmet etmek adına reddetmiş oldum. Pişman mıyım? Hâlâ da değilim çünkü ben ülkesini seven bir insanım. Ülkemizde aslında sanat çok güzel filizlenebilir çünkü doğunun ve batının kucaklaştığı yer burası. Biz ne doğuyuz ne batıyız, bunu kabul etmek gerekir. Batının en doğusu, doğunun en batısıyız. Muhteşem renklerimiz var ben buradan çok beslendim. Ama insan bu kadar şey verdiği zaman, Medea tragedyasında kocası Iason’a der ya “Ben sana her şeyimi vermedim mi? Nasıl beni bırakırsın?”… İnsan bunu merak ediyor. Sonuçta ben devlete mi verdim her şeyimi? Hayır, insanlara verdim. Umurumda değil o yüzden de. Şu anda sadece, en azından mümkün olduğu, kadar ülkedeki benimle beraber çalışma cesaretini gösteren diğer orkestralarla konserlerimi sürdürüyorum. Piyanist olarak konserler yapıyorum, oda orkestrası vs. Ama yurt dışından da çok ciddi bağlantılarım vardı bu sene gideceğim! Şimdi çok abesle iştigal ediyor bu durum. Buradaki sabit gelirim durdurulmuş vaziyette. Bırak o zaman ben gideyim yurt dışında paramı kazanayım, değil mi? İşin çok acı tarafı, Türkiye’de pek çok orkestra şefi var, öyle ya da böyle. Baksalar yurt dışında benim kadar Türk eseri yöneten, Türk bestelerini tanıtmaya çalışan, yaptığı kayıtlarda Türk eserlerine bu kadar yer veren az şef vardır. Bu konuda da herhalde rahmetli hocam Hikmet Şimşek’ten feyz almış olduğumu söyleyebilirim. Çünkü zaten dünyada Beethoven yöneten bir sürü şef var. Benim Beethoven’ım onlara çok ilginç gelmeyebilir ama ben bir Ulvi Cemal Ergin, Adnan Saygun, Fazıl Say, Turgay Erdener yönettiğimde o zaman insanlar bambaşka bir müzik tanımış oluyorlar. İşin tuhaf tarafı, ben şu anda “Türk” kimliğini aşağılamışım vs. ya, benim Türk kültürünü tanıtmam da engelleniyor.
 

“İnsan olarak hiç var olmamışsın gibi…”

Bir de bütün sosyal haklarınız elinizden alınıyor. Bu ülkenin vatandaşı olarak sağlık sigortanız elinizden alınıyor, maaşınız, emekliliğiniz… Siz yine şanslı olanlardan birisiniz ama dönüp baktığınız zaman aslında sizi hiç var olmadığınız bir hâle getiriyorlar.
 
En azından şunu öğrendim ki, hâli hazırda şimdiye kadar birikmiş olan emeklilik paranızın üzerini bir şekilde, bir yerde sigortalanmak suretiyle tamamlayabiliyorsunuz. Sigortalanınca sağlık hizmetlerinden de faydalanabiliyorsun yeniden, iyi ki… Ama kaç insan bu şansa sahiptir? Ben gerçekten ihraç edilmiş on binlerce insan arasında tabii ki çok şanslıyım. Çünkü ben yaptığım işle alakalı olarak devlete ihtiyaç duyan biri değilim. Ayrıca en azından yaptığım işin lisansı iptal edilmiyor. Öğretmenlerin ve doktorların mesleki lisansları iptal ediliyor mesela! Böyle saçma bir şey olabilir mi? Gerçekten insan olarak hiç var olmamışsın gibi… Bir de şu var; kimi insan mesela gördüğünden geri kalmamaya çalışır ya, ben hiçbir zaman orkestra şefliğini bir titr olarak görmedim. Orkestra müziğini sevdiğim için şef oldum ben. Bir kemancıya eşlik etmek benim için aşağılayıcı bir durum değil. Ama bunu sorun edebilecek biri bunu asla yapmaz. Mesela benim elimde bir diplomam daha olmasaydı rezil olmuş olabilirdim. Piyano çalmıyor olsaydım ne yapacaktım?
 
Geleceğe dair umutlarınız ve umutsuzluklarınız nelerdir?
 
Ben her zaman, kimisinin Pollyanna diyebileceği kadar çok pozitif düşünen, hep olumlu bir şeyler görmeye çalışan biriyim. Öncelikle, tarihe baktığımız zaman, tarihte böyle hatalar çok yapılmış. Kimler kimler yukarıya çıkmış ve aşağıya düşmüş. Carmina Burana’nın o meşhur ‘O Fortuna’sı açılışında zaten kader çemberinden, çarkıfelekten bahseder aslında. Bir bakmışsın ki yukarıdasın, sonra hoop aşağıdasın. Hiçbir zaman gücüne güvenme, hiçbir zaman da kötü düşünme. O yüzden elbet zamana güveniyorum sadece ve sadece. Önemli olan, insan en aşağıdayken, bu aynen çok dalgalı bir denizdeyken boğulma tehlikesi geçiren bir insan gibi, paniğe kapılmazsa ve kendini bırakırsa zaten su onu bir şekilde yukarı çıkaracaktır. Ben şu anda kendimi bıraktım; elbet bir şekilde çıkacağım. Şu anda belki o hiçbir şey yapmamanın ya da mecburiyetleri olmamanın tadını çıkarıyorum diyeyim. Çok açıklıkla söylemek icap ederse devlette çalıştığınız zaman size verilen görevi yapmak zorundasınız. Ben şu soliste eşlik etmem, şu rejisörle çalışmam filan diyemiyorsunuz. Şu anda en azından seçme şansım var. Ayrıca, belki de öyle acayip bir şey ki, hayat bazen sizin önünüzü tıkıyor zannediyorsunuz, aslında hayat size bambaşka bir yerde bir kapı açmış. Eğer debelenip ben o kapıya girmeye çalışırsam esas bana açılmış olanı görmeyebilirim. Şu an 47 yaşındayım, bir orkestra şefi için güzel bir yaş. Özellikle de benim kadar tecrübesi olan biri için. Hem fiziken son derece iyi bir durumdayım, hem de tecrübemle, çantam çok dolu bir şekilde yurt dışında çok iyi bir orkestraya gidebilecek durumdayım aslında şu anda. Belki böyle bir şey olmasaydı 20 sene daha devlete hizmet etmeye devam edecektim, emekliliğimi beklemek gibi saçma sapan bir şey yapacaktım. Demek ki hayat ileriye bakmamız için çeşitli vesileler sunuyor. Onu düşünüyorum açıkçası, yoksa pesimist bir tarafım yok. Ama mesela şu tarafı çok acı, ülkede söz sahibi olan insanlar eğitimli kişileri sevmediklerini söylüyorlar. Bunlar çok üzülerek okuduğum şeyler. Mesela neden tiyatro çok sevilen bir şey değil ülkemizde bazı kesimler tarafından? Çünkü tiyatroda, insan kendi içinde bulunduğu durumu kanıksamışsa, bir benzeri karşısında ayna görevi gösterip ona gerçeği yansıtınca bundan bir ders çıkarabilir ve düşünmeye sevk edebilir bir insanı. O yüzden de çok ümitli miyim Türkiye ile alakalı? Az ümitliyim. Çünkü gerçekten insanı düşünmeye teşvik eden şekilde eğitimli olan insanlar az ürüyorlar. Düşünceden çok hoşlanmayan insanlar, ezbere dayalı, biata dayalı kesim çok daha hızlı bir şekilde ürüyor. Demek ki arada anormal bir nüfus farkı olacak. Bu durum oylara da sirayet edecek tabii ki bir biçimde. Ama her ne olursa olsun biz biliyoruz ki her kötü şey sonunda patlar ve bir şekilde iyi olan kazanır. Bunu biz görür müyüz Türkiye’de bilmiyorum. Önemli olan şu, Türkiye’de şimdiye kadar bence aydın kesim ve aydın olmayan kesim, herkes birbirine karşı haksızlık yapmış vaziyettedir, doğrudur. Belki aydın kesim de karşı tarafa daha farklı yaklaşmış olabilirdi, belki bunun kinini taşıyor olabilir karşı taraf. Benim tek ümidim, bir gün bu güçler tam tersine dönerse, aydın kesim yeniden gücü eline geçirebilirse, acımasızca davranmasın kimse birbirine… Can Dündar’ın çok güzel bir tespiti vardı, saat sarkacı ortada merkez noktayı bulana kadar iki tarafa da savrulur. Her defasında biraz daha azalarak belki ama karşı taraflar mutlaka birbirine vurur ve iki taraf da birbirine zarar verir. Ta ki ortada sakinleşene kadar… Ümit ediyorum ki bu sakin nokta bulunsun çünkü sonuçta iki taraf da bundan zarar görüyor. Biz hep beraber aynı geminin içindeyiz. Türkiye’nin kötü olmasını kimse istemez. Benim bütün hayatım bu ülkede geçiyor, bu ülke gerçekten cennet gibi bir yer. Niye burayı mahvetmeye çalışalım? Ama biz mahvolalım diye karşı taraf da böyle bir şey yapmamalı, karşı taraf mahvolsun diye biz de böyle bir şey yapmamalıyız. Sadece bunu umuyorum.
 

“Bizim ülkemizde sanat hiçbir zaman çok iyi bir şekilde yönetilmiyordu.”

Özellikle OHAL ilân edildikten sonra kültür sanat alanı çok örselenmeye başladı. Sadece sansür meselesi değil; öncelikle otosansürlerimiz başladı zaten. Bu artık festivallerin iptal edilmesine kadar varan bir hâle geldi. Bu iptal edilen festivaller ve örselenen kültür sanat yaşamı hakkında neler düşünüyorsunuz?
 
Devlet “Biz neden kültür sanata destek verelim?” diye soruyor olabilir, ya da devletin içindeki bazı insanlar… Nasıl ki sağlık alanında, eğitim alanında devlet bir hizmet veriyor; bunlar sosyal hukuk devletinin gerekleri… Devlet “İsteyen gitsin, parasını versin” diyebilir; öyleyse hukuk sisteminde de aynısı olsun! Hiçbir şekilde yargıçların, hakimlerin maaşı ödenmesin mesela. Kimin hukukla bir işi varsa o gitsin versin parasını! Bu bunun gibi bir şey. Ayrıca kültür, insanı insan yapan unsurlardan biridir. Winston Churchill’in 2. Dünya Savaşı zamanlarında çok güzel bir sözü vardır: İngiliz ekonomisi alabora olmuş vaziyettedir ve şunu söylerler; “Bir yerlerden kısıntı yapmalıyız, kültür sanattan kısıntı yapalım.” Churchill de o meşhur lafını söyler: “Beyler, o zaman ne için savaşıyoruz biz?”… İnsan dediğin kültürle var olur, sanatla var olur aslında. Bizim ülkemizde sanat hiçbir zaman, ciddi ödenekler ödendiği zaman da dahil, bence çok iyi bir şekilde yönetilmiyordu. Mesela sanat özerktir, sanatçılar sanatı yönetsin diyoruz ya, ben aslında buna bir taraftan karşıyım. Çünkü sanatı yönetmek başka bir meslek istiyor. Mesela Avrupa’da pek çok özel ya da devletle çalışan kuruluşa gittim şimdiye kadar, bir orkestranın müdürü hiçbir zaman orkestranın içinden biri olmuyor, bunu gördüm. Biz iyi sanat yapmayı biliriz, sahnede onu iyi sergilemeyi bilebiliriz ama iyi sponsor bulmak –bu ciddi bir yetenek ve birikim işi-, iyi program yapmak, tek taşla beş kuş vurmak mesela; bunlar başka meziyetler. Bazen bir konser yapmak üzere gidiyorsunuz, bir kaşe veriyor mesela Almanya’daki o orkestra, ama ertesi gün de kaşenin bir kısmını daha vererek hazır çalışılmış olan eseri civardaki başka yerlerde çalmaya götürüyorlar. Şimdiye kadar acaba kaç tane devlet orkastrası bizde böyle bir şey yaptı? Orkestralar bunu istese bile bizde, ya mevzuat buna engel ya da idareciler bunu gereksiz görüyor. Böyle tuhaf şeylerle karşılaşıyoruz. Halbuki mesela İzmir’de devletin orkestrası orada yaptığı konseri pekala ertesi akşam Manisa’da, Aydın’da gidip çalabilir; Ankara orkestrası gidip Çankırı’da, Konya’da çalabilir. İnsanlara bizim sanatı götürmemiz gerekiyor. 

Sanatçı “Aman canım, bana ne” dememeli. Çünkü bu bir yatırım. Yıllar evvel bir özel kuruluş olan –bunun altını özellikle çiziyorum- Bilkent Senfonu Orkestrası, o zamanki dekanı Sayın Ersin Onay’ın ileri görüşlülüğü sayesinde yaptığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu turmelerinde devlet orkestralarının hiçbir zaman gitmediği yerlerde gidip çaldı. Hatta geçenlerde ben bunun dokümanterini izlediğimde şunu gördüm, mesela, o orkestra gidip Bayburt’ta çaldı. Ve ayakta alkışlanmışlar. Orada Bayburt’un önde gelenlerinden birisi diyor ki, “Bir laf vardır ya, ‘Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi’ diye, buraya ilk defa bir senfoni orkestrası geldi biliyor musunuz?”… Ve bu devletin orkestrası değil, bu çok acı. Biz acaba oraya neden gitmiyoruz? Bu insanlar bize vergi veriyor, benim için önemli olan şey bu. İstanbul’da defalarca konser yapsam ne olur? Ben gideyim Doğu’da da çalayım ama aynı güzellikte ve aynı özeni göstererek çalmalıyız. Beni şu anda üzen şey ne? Ben hâlâ orkestra konseri veriyorum ama maalesef artık devlette 10 TL’lik bir biletle insanların gidebildiği konserlerde artık yer alamıyorum. Artık özel kuruluşlarla çalışabiliyorum ama onlar da tabii ki bilet satmak zorundalar ve bilet ücretleri daha yüksek. İnsanlar daha kaliteli şeylere daha ucuz fiyata ulaşabilecekken maalesef herkes ulaşamıyor olacak, bu benim açımdan üzüntü verici bir şey.
 
Vatandaşın sanata erişim hakkı gasp ediliyor yani.
 
Evet, gasp ediliyor. Bu aynen doktora parasız ya da cüzzi bir miktarla ulaşmak kadar herkesin hakkı olan bir şey. Eğitime ulaşmak gibi bir şey.
 
Çünkü sanat aynı zamanda bir kamu hizmeti.
 
Aynen. Şunu da altını çizerek söylüyorum: Bugün Türkiye’deki bütün devlet orkestraları kapansa, bizim klasik müzik dediğimiz şey yok olmaz dünya üzerinde. Ama ne olur biliyor musun? Bizim gerçekten çok kıymetli müziklerimiz var, Batı tarzı yazılmış şeylerden bahsetmiyorum; mesela Ulvi Cemal Erkin ya da Adnan Saygun filan onlar zaten yurt dışında çalınıyor, önemli değil. Ama Itri’nin, Dede Efendi’nin eserlerini filan dünya üzerinde bir daha acaba kim bunları gerçekten olması gerektiği gibi icra eder? O yüzden biraz eğri oturup doğru konuşması lazım bu insanların, bu öç almaktan vazgeçmeleri lazım. Bu OHAL’den önce de, dediğim gibi doğru bir şekilde yönetilmiyordu bence. Başka yöntemler bulunması icap ediyordu. Ki bu yöntemleri bulmak için çok uğraşlar verildiğini de hatırlıyorum. Mesela pek çok insanın çok yanlış bildiği şeyler var; OHAL’den de evvel devrin Genel Müdürü Rengim Gökmen döneminde TÜSAK’ı Rengim Bey’in grubu hazırladı filan gibi bir şeyler ortaya attılar. Halbuki ben biliyorum ki Rengim Bey ve çok yakın çalışma arkadaşları bir başka sistem üzerinde çalışıyorlardı… Şimdi OHAL’le beraber ne oldu? Artık insanlar hepten ağzını açmaktan çekinir hâle geldi. Ne olacak? Biz bütün bunları görmedik mi? Ben yaşım icabı 1980 İhtilâli’ni hatırlıyorum. Onda da sıkıyönetim oldu, şöyle oldu, böyle oldu… Sonrasında ne oldu? Her şey bir süre sonra geçiyor. Ama çok acı bir şey var, zamanında yasaklanmış sanatçılar, mesela Nazım Hikmet. Bugün dünyada Nazım Hikmet’i kaç insan tanıyor, onu yasaklamış olan insanları kaç kişi tanıyor? Bu çok önemli bir şey. Elbet ileride bizden de bir şekilde bahsedecekler. Herkes bana diyor ki “Bu sana yapılmış olan senin için bir madalya.” Yani, keşke olmasaydı. Yabancı bir sürü basın kuruluşuna ben bunun için röportajlar verdim, az buçuk tanıyorlar eksik olmasınlar. Ama utanıyorum… Ben yıllarca dışarıda ülkemde demokrasi, özgürlük var diye anlatmaya çalışırken bugün bu noktaya gelmiş olmak çok çok acı bir şey.
 
Bundan sonra ne yapıyorsunuz?
 
Bundan sonra daha çok canımın istediği şeyleri yapmak istiyorum, kalitesinden şüphe etmeyeceğim güzel şeyler yapmak istiyorum sadece. Hayatın tadını çıkarmak istiyorum bir de. Pek çok insan bir şeyler yapmak için emekliliği bekliyor ama o zamana geldiğinizde vücut artık pek çok şeyi yapamaz hâle geliyor. Hayatın tadını çıkarabilmek lazım. Deli gibi çalışmak değil, ki ben işimi çok seviyorum, işimi iş gibi görmüyorum… Pek çok insan bizim “Aa ne güzel canım, bütün gün müzikle uğraşıyor” diyor. Aslında o müzikle uğraşabilmek için pek çok idman yapman gerekiyor, sağlığına dikkat etmen gerekiyor, meditasyonun yapıyorsun, yoga yapıyorsun; saatlerce çalışıyorsun. Aslında çok ciddi bir disiplin işi. Ama en azından hayatın da tadını bunun yanında çıkartıp arkadaşlarınla güzel zaman da geçirebilmek istiyorum. Hiç canımı da sıkmıyorum açıkçası, bu olanlar bir gün nasıl olsa düzelecek. Hatta şunu da söyleyeyim, kimisi için pasaportumun olmaması insana hapiste gibi hissettirebilir. Ama ben öyle hissetmiyorum. İnsan tamamen ruhunda hissedebilmeli her şeyi. Yani bir gün hapse atılsan bile, umarım ki olmaz tabii, özgürlük insanın içinde olan bir şey. İnsan çok zor bir durumda gözünü kapattığı zaman anlıyor; aslında içimizde öyle geniş, öyle ulu bir mikro evren var ki, oradaki genişliği gördüğümüz zaman yaşam orada çok güzel aslında. Her türlü güzellik, cennet de cehennem de bizim içimizde aslında. Nazım’ın dediği gibi, yıkan da yaratan da biziz. O yüzden bir şekilde, her şeyin tadını çıkartarak yaşamayı sürdüreceğim… Elbet bir gün öleceğiz zaten. O yüzden güzel yaşamak lazım ve hep ileriye umutla bakabilmek lazım.    
 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı