Ayın Konuğu

Iraz Yöntem / Can Gürzap; "DEVLETİN GÖREVİDİR SANAT!"

Can Gürzap; DEVLETİN GÖREVİDİR SANAT!

Müstehak’ın baskısı malumunuz Mayıs ayında tatile giriyor. Biz de sezonu kapatırken bizim için çok önemli birini ağırladık bu sayımızda; Can Gürzap, benim için Can Ağabey. Türkiye’de tiyatroya adanmış bir ömür Can Gürzap. Yetiştirdiği sayısız tiyatrocu da cabası… Onun öğrencisi olma şansım olmadı hiç ama babamdan hâlâ dinlerim okuldaki anılarını…
 Can Ağabey’le kısıtlı bir zaman diliminde o kadar çok şey konuştuk ki, şimdi satırlara dökerken sanki hep sohbetimiz eksikmiş gibi geliyor. Bir nevi ‘o anlatsın biz dinleyelim’ durumu hiç bitmesin istiyor insan. Tiyatrodan, eğitimden, anılardan ve kitaplardan bahsettik.
 Sizlere tavsiyem, kitaplarını mutlaka edinmeniz yönünde olacak. Hattâ ben şu sıralar onun hâlâ yazmakta olduğu 3 ciltlik kitabını merak ve sabırsızlıkla bekliyorum. O kitaplar çıkana kadar şimdilik bu söyleşiyle baş başa bırakalım sizleri…
 

  • Iraz Yöntem: Önce Diyalog’la başlamak istiyoruz. Nasıl bir süreç? Nasıl buluyorsun buradaki öğrencilerin durumunu?

IMG_7284
Can Gürzap: Her sınıfta hem iyi öğrenciler vardır, hem de iyi olmayan öğrenciler; her okulda da bu böyledir. Tabi ki eğitimin de bunda katkısı vardır. Ama bir şeyi seviyorsan onunla sürekli beraber olacaksın, ona aşık olacaksın, onunla yatıp onunla kalkacaksın. Bizim meslek de böyle bir şey. Burada epey bir bölüm var; oyunculuk, yaratıcı drama, spikerlik-sunuculuk, seslendirme ve kurumlara verdiğimiz kurslar var. 26. yılımız bu sene, nasıl geçiyor zaman ben de hayret ediyorum. Burayı yeniledik, büyüttük. Güzel bir stüdyomuz var. Karşıda Kalamış’ta da bir şubemiz var. Yani memnunum ama daha iyi sonuçlar almak istiyoruz. Eğitimde hep böyledir, hep daha iyi sonuçlar almak istersin.
 

  • Ağırlıklı olarak konuşma üzerine eğitim almak isteyenler mi fazla, oyunculuk üzerine eğitim almak isteyenler mi?

Oyunculuk; ama bu dizilerden sonra çok revaçta tabi. Şimdi bir de takviyemiz var; Ali Bilgin ile kamera önü oyunculuğu dersleri de başlıyor. O tabi bize çok büyük bir katkı olacak. Sadece o değil; setlerde ne yapılır, nasıl davranılır üzerine de bilgilendirmeler olacak. Çünkü bilmedikleri bir dünyaya giriyor gençler. Konservatuar daha uzun süreli olunca tiyatroyu biliyor oluyorsun. Burada çok daha başka, daha kalabalık ve çok daha fazla ünitesi olan bir yapı set dediğimiz şey. Burada onları da öğretiyor olacağız.
 

  • Aslında şimdiki soruyu oynamak mı yönetmek mi üzerinden sormayı düşünmüştüm ama bir de işin eğitmenlik kısmı var…

Hepsinin ayrı tadı var tabi. Oynamak, sahnede olmak, seyirciyle karşı karşıya olmak beni en çok heyecanlandıran şey. Çünkü tiyatro bence odur, oyunculuktur. Elinde oyuncu olmazsa sinema rejisörü yapar bir şeyler; hayatı boyunca hiç oyunculuk yapmamış kişileri oynatırlar/oynatmışlardır, başarılı da olmuşlardır ama tiyatroda olmaz bu. Yönetmenlikte tabi, o dünyayı hazırlıyorsun; o yaşamı dillendiriyorsun ve o yaşamdaki tüm unsurları. Tiyatro bütün sanat dallarını bünyesinde barındırdığı için değişik unsurlarıyla tartışıyorsun, konuşuyorsun. Tabi ki bunda aktörlerin de, tasarımcıların da katkısı var ama orada rejisördür dünyayı kuran.
 

  • Peki eğitmenlik?

46 yıldır…

  • Maşallah!

Aşağı yukarı babanla başladım, babanın ilk girişiyle galiba… O günden beri de devam ediyorum eğitmenliğe. Dünyanın en zevkli şeyi öğretmek. O, tadına doyulmaz bir şey. Hele hele o başarıyı gördüğün zaman… Kendi çocuğunun başarısı gibi hissediyorsun çünkü bir yerde çocuğun olarak görmezsen de olmaz. Eğitim muhakkak yumuşaklık ister. Bizim eğitimlerde hep bir sertlik vardır. Hocanın, bana göre, mutlu olmamasından gelen bir sertliktir. Çünkü ben 35 senedir şunu söylüyorum, Türkiye işini gücünü bırakacak eğitime ağırlık verecek. Çünkü eğitim seviyemiz giderek çok düşüyor. Önemli olan ne eğitimi verdiğin değil, o eğitimi kimin verdiği. Önce işini gücünü bırakacak öğretmenleri yetiştirecek ve en büyük parayı kim alıyorsa, aynı parayı öğretmene vereceksin. Öğretmen de işini sevecek, onu mutlu edecek. Öğretmen mutsuzsa sınıf da mutsuzdur.

  • Yani önce eğitmeni eğitmek gerekiyor, daha iyi öğrencilerin yetişebilmesi için.

Aynen öyle. Yani fabrika kuran fabrikalar yapacaksın.

  • Senelerce ödenekli bir kurum olan Devlet Tiyatroları’nda çalışmış bir sanatçısın ama özel tiyatrolarda da çalıştın ve hâlâ da çalışıyorsun. Senin için bir kurumda çalışmak mı sana daha iyi geliyor, yoksa tiyatro her yerde yapılır diyenlerden misin?

IMG_7323 O tiyatroların yöneticisine bağlı. Kurumda sen de bir nevi devlet memurusun -ki ben o memur kelimesine karşıyım; ama öylesin, yasa diyor. Özel tiyatroda ben hayatımın en güzel zamanlarını geçirdim, Gencay Gürün’ün tiyatrosunda, Tiyatro İstanbul’da. Çok güzel oyunlar oynadık. Çok iyi sonuçlar aldık ama Devlet Tiyatrosu tabi benim gözümü açtığım yuvam. Ben biraz da koyu Devlet Tiyatrosu’cuyum. Mutsuz olduğum zamanlar muhakkak olmuştur ama… İlk yıllarda sana asarlar bir rol, gidersin okursun; kimisi ağlar istemez, kimisi sevinir. Ama ben hep kendime şunu söylemişimdir, ‘bunu beğenmeye çalışayım, sevilecek yanlarını bulamaya çalışayım’. Ben şanslı bir aktörüm, çok iyi roller oynadım ve bana sorarlar mesela “Ne oynamak isterdin?”, normal bir erkek ne der, “Hamlet” mesela. Ama ben iyi oyunda oynamak isterim, iyi tiyatro yapmak isterim; Hamlet olmuş, Macbeth olmuş benim için fark etmez.
 

  • Peki şimdi Ölü Ozanlar Derneği nasıl hissettiriyor sana? Senin için nasıl bir proje?

Bunca yıl sonra birden sürpriz oldu. Hakan (Altıner) telefon açtı bana, “Böyle bir oyun var” dedi. Filmini hepimiz biliyoruz tabi. Filmden çok fazla sahne vardı ve çok kalabalık bir kadroydu. “Nasıl olur acaba?” dedim, önce biraz uzak durmaya çalıştım fakat tekst geldi. Teksti okudum ve çok iyi derlenip toparlanmıştı. Biz de biraz üzerinde dramaturji çalışması yaptık. Benim hayatımda beni en zorlayan oyun oldu ama. Çok uzun tiratlar var, tamam bunları hemen halledebildik, ezberledik ama şiirler var! Ama o şiirler!… Ben şiiri çok çabuk ezberlerim diyen birini görmedim. Oyunu çok çabuk ezberleyebilirsin çünkü mihenk taşları vardır, nerede ne diyeceğini ezberlemek daha kolaydır ama (oyundaki şiirlerden birinden örnek verirken Can Ağabey yine hatırlamakta zorlandı laf aramızda J) hele bu oyundaki şiirlerde o kadar eski ve kullanmadığımız kelimeler var ki… Mesela şiirin bir yerindeki “hakkını aramak” kısmını unutuyorum! Hakkı diye bir arkadaşım var, oradan hatırlayayım dedim kendime, provalarda arkadaşımın adı neydi diye düşünürken buluyordum kendimi (hep beraber kahkahayı patlattık tabi ki)… Şiirler beni çok zorladı, 2 ayda 4 şiir ezberledim. Zaten okulda da şiir konusunda pek başarısızdım pek çokları gibi.
 

  • Bugün Türkiye’nin tiyatro yaşantısı hakkında ne düşünüyorsun?

Bizim tiyatromuzun en önemli sorunu bina sorunudur… Basketbolda, voleybolda, futbolda sahalar; ciddi donanımlı çim sahalar ve kapalı salonlar yapıldıktan sonra gelişmiştir. Tiyatroda da öyledir, konser de öyledir, galeri meselesi de aynıdır. Bunlar yoksa olmaz. Yani bizim arkadaşlarımız, sizin de başınızdan geçti ve yaşadınız, o genç insanlar küçük küçük salonlarda tiyatro yapıyorlar. Oda tiyatrosundan da küçük salonlarda. Bu neye benziyor biliyor musun? Profesyonel bir futbolcunun halı sahada oynamasına benziyor. Hattâ halı sahadan bile küçük bir sahada oynamasına benziyor. Nasıl büyük sahalarda oynaması gerekiyorsa, normal ölçülerde bir sahada oynaması gerekiyorsa bir futbolcunun ya da diğer spor dalları için de geçerli bu durum bu, oyuncuların da büyük salonlarda oynaması gerekiyor. Öyle binlerce kişilik yerlerden bahsetmiyorum; ideal bir tiyatro salonu 250-300 kişilik olmalıdır. Hiç olmazsa 150 kişilik bir sahne olmalıdır. Tiyatro, ekipman olarak pahalı bir iştir; ışık alacaksın, ses tesisatı kuracaksın, onu yapacaksın, bunu yapacaksın… Bunlar olmadan olmuyor çünkü illüzyonu yaratamıyoruz. İllüzyon senin destekçindir.
 

  • Peki mesela biz hep kendi aramızda bu yokluktan var etme mücadelesini konuşurken yaratıcılığa da bir etkisi olduğundan bahsederiz –ki bir sürü de örnek görmüşüzdür. Buna katılmıyor musun?

Yaratıcılık belki olabilir ama ben sefalet çekmenin yaratıcılık getirdiğine inanmıyorum. İmkân olması lazım. Senin çok beğendiğin 10 kişilik bir oyun var ama sen sahneye sığdıramıyorsun diyelim. Ne yaparsın? Olmaz, oyun bozulur o zaman. Açlıktan zenginlik çıkmaz, açlıktan tokluk çıkmaz; bir şey bulacaksın para kazanmak için. Çünkü bunu profesyonel olarak yapıyorsun. Büyük tiyatrolara ne oluyor o zaman, onlara da salon yok! Bunu, Amerika dahil tüm dünyada da, tek başına kişilerin karşılamasına imkân yok! Devlet veriyor da ne veriyor? Bunu bir hâle yola koymak lazım. Ben de aldım devletten para ama denetimi var mı yok mu bilmiyorum; oradan para almak için tiyatroyla hiç ilgisi olmayan ve tiyatro kurmuş insanları ben biliyorum. Amerika’da mesela fonlar var ve büyük vakıflar var ,ama her yerde var aynı şey. Her yerde muhakkak devlet katkısı oluyor. Devletin görevidir sanat! Eğitim nasıl devletin göreviyse, sanat da devletin görevidir. Mesela bir örnek vereyim: Evvelden devlet dairelerinde, konservatuarda da vardı, tablolar vardı duvarlarda. Çünkü devlet, Milli Eğitim Bakanlığı resim yarışması açardı ve çoğu katılımcı resim öğretmeniydi. Onlar tablolarını getirirlerdi ve devlet o yarışmadaki tabloları alırdı. Evet, derece alan resimlere ödül de verilirdi ama devlet onları beslerdi,
onları doyururdu. Çünkü halk zengin değildi, zenginler de isim yapmış ünlü ressamların resimlerini alırdı. Ama devlet, o tabloları devlet dairelerine asardı.
IMG_7363

  • Teşvik vardı yani.

Tabi. Çok önemli bir şey!

  • Dünyada gelişmiş ülkelerde bağımsız bir tiyatronun gelirinin %10’u gişe geliri, geri kalanı devletin, yerel yönetimlerin, sponsorların destekleri… Devlet sponsorları da teşvik ediyor destek olmaları konusunda. Örneğin Taksim’de bir tiyatro salonu açtığın zaman mesela, oraya bir katma değer kattığın için hem devlet, hem yerel yönetim, hem bölgede sosyal hayatın içinde var olan kurum ve kuruluşlar destek veriyor. Çünkü o bölge o kadar gelişebilir ki, oradaki ulaşım hattının bile sıklaşması gerekebilir. Bu kadar birbiriyle iç içe olan bir durum. Fakat bizim ülkemizde bunun tam tersi. Bunun için sizler de çok eskilerden beri çözüm bulmaya çalışıyordunuz, şimdi de bizler çalışıyoruz. Bu süreçte değişebilme ihtimalini görüyor musun?

Bu, kişilerin bakış açısına bağlı. Çoğu zaman tiyatro (ve aslında genel olarak sanat) adet yerini bulsun diye yapılan uygulamalardır. O zaman uygarlık beklemeyeceğiz, olmuyor. Demokrasi beklemeyeceğiz, olmuyor. Sanat donanımı eksik olan insan sayısı ne kadar azalırsa, uygarlıkta da o kadar düşüyorsun.
Aynı zamanda da bir eğitimci olarak sormak istiyorum, bunu nasıl daha iyiye götüreceğiz?
Türkiye’de devletin el vermesi lazım. Bak bu kadar turne yapılıyor, hâlâ yapılıyor mu bilmiyorum, bizim zamanımızda çok turne yapılırdı; her yeri karış karış gezerdik ve çok iyi karşılanırdık. Orada da ilk başlarda çok kötü tiyatrolarda oynadım. Sonra mesela İstanbul’da çok güzel tiyatrolar var. Bunları yapan belediye başkanlarının hepsine buradan teşekkür etmek istiyorum; Caddebostan, Kozzy, Küçükçekmece, Büyükçekmece, Halkalı… Bunlar ilk aklıma gelenler şu an. Ama benim tiyatrom yok; benim tiyatrom değil hiçbiri. Ben bugün giriyorum oynuyorum, ertesi gün çıkıyorum gidiyorum. Beni seyredip beğenen arkadaşlarına söylüyor, geliyorlar bilet almaya ama yok, gittiler. Nereye gittiler? Kimse bilmiyor. Böyle olmaz. Tiyatronun kendi salonu olacak, hiç olmazsa haftada en az 4 gün orada oynayacaksın. Paylaş başka biriyle, geri kalan günler de onlar oynasın. 3 tiyatronun bir salonu paylaştığı zamanları bilirim. Ama seyirci vardı o zaman. Çünkü nerede olduğumuzu biliyorlardı. Hele bir de şimdi bu katliamlarla beraber, patlama değil hiçbiri bence, hepsi katliam; seyirci sayısı da iyice düştü. İnsanlar istemiyorlar gelmek.
 

  • Çünkü tiyatroları da AVM’lerin içine hapsettiler…

Evet ama ne yapacaksın şu anda? Şimdi benim oynadığım tiyatroda da eleştireceğim çok şey var ama sonunda yine şükür diyorsun. Akusitiği kötü çünkü sinemadan bozma bir sahne falan filan ama işte şükür diyorsun. Mesela Şehir Tiyatroları’nın sahnelerinin fazlalaştığı dönemde İstanbul’un Belediye Başkanı Kemal Aygün’dü, Demokrat Parti zamanıydı. Ve o sanata son derece değer veren bir belediye başkanıydı. Ondan sonra gelenler arasında belki 1-2 kişi sanata değer vermiştir. Kemal Aygün, Muhsin Bey (Ertuğrul) ne istediyse yaptı. Demokrat Parti Muhsin Bey’in Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’nden istifa etmesini sağladı, emeklilik hikayesi falan filan; ama aynı partili belediye başkanı onu Şehir Tiyatroları’nın başına getirdi. Muhsin Bey dedi ki “Bir şartım var: tiyatro açacaksın.” O da “İstediğiniz kadar” dedi ve açtı. Bakış açısı dediğim bu.
 

  • Peki madem Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatrosu konuşuyoruz, şu anda kurumların durumunu ve gidişatını nasıl buluyorsun?

Hiç ilgilenmiyorum, hiç seyretmiyorum. Oradan buradan duyduğum kadarıyla perde açıp kapatıyorlar. Perdenin açılıp kapanması değil mesele, mesele kalitenin yükseltilmesi. Bu da bir yarışmadır, kötü anlamda söylemiyorum bunu. Çünkü tiyatro kollektif yapılan bir iştir her şeyiyle. Mesela, çok iyi olduğunu duyduğum oyunlar var ama içimden gitmek gelmiyor. 4 sene ara verdiğim süre içinde tiyatrodan soğumadım; ama gitmek ihtiyacını hissetmedim. Tek tük gittim tabi ama şimdi gitmeye başlayacağım. Birkaç tane çok iyi olduğunu duyduğum oyun var, onları seyredeceğim. Ama kötü oyun seyretmem; soruyorum güvendiğim insanlara.
 

  • Şu yüzden sordum; hani dedin ya eğitim ve sağlık sistemleri gibi zaruri bir sistemdir sanatın yaptığı şey de ve bunun yaygınlaştırılabileceği tek ağ da aslında Devlet Tiyatroları…

Devlet Tiyatrosu da tehlikeler atlattı; kapatılıyor, kapatıldı, kapatılacak diye. Ben ilgilenmiyorum ama belki de hâlâ gidiyordur böyle…

  • Çünkü şöyle bir tartışma da var ya, ‘devletin tiyatrosu olur mu olmaz mı?’ gibi –bence çok saçma bir tartışma. TÜSAK tartışmalarının, oyuncuların yattığı yerden para kazanıyor olmasının üzerinden yapılan tartışmalar…

Şimdi orada bir gerçek var, ben bunları daha önceden de söylüyordum ve hattâ yazdım da…
 

  • Biliyorum, başka bir şeyi sormak için bu örnekleri veriyorum; şimdi mesela en son yapılan bir açıklamada, yanlış hatırlamıyorsam, artık her yerde oranın sanatçısını yetiştirmek ve ön plana çıkarmak gibi tehlikeli bir cümle kurulmaya başlandı. Çünkü benim gözlemlediğim, artık tiyatronun önemli bir noktada olduğunun farkındalar ve bunun bir nevi propaganda aracı olarak da kullanılabileceğini -hattâ tarihe bakıldığında da kullanılan bir şeydir- görüyorlar. Mesela muhafazakar sanat kavramını ortaya attıkları andan itibaren benim gözlemlediğim şey aslında bu görüş açısına eğilmiş olan çok fazla tiyatro topluluğu var. Üretiyorlar, çocuk ve gençlik tiyatrosu yapıp eğitimler de veriyorlar. Bu konu hakkında ne düşünüyorsun? (Biz bu söyleşiyi yaptığımız sırada ‘Kültürel Kalkınma Eylem Planı’ henüz açıklanmamıştı, hattâ böyle bir planın varlığından ve açıklanacağından bile haberdar değildik!)

Demokrasi diyorsan, ben de bundan hoşlandığımı söyleyemem. Benim için önemli olan, tamam inanç önemlidir; ama inanç kişisel bir şeydir. Evinde ve ibadethanende inancı kullanırsın, her yerde inanç kullanılmaz. Batıda da var tabi örnekleri ve sen bunu yapamazsın diyemezsin. Eğitim dediğim mesele, o çocuğun onun kaliteli olup olmadığını idrak edecek bir donanıma sahip olması lazım. Pek çok kötü çocuk tiyatrosu var. Çok önemli çocukların tiyatroyla birlikte olması ama çocukları tiyatrodan uzaklaştıracak çok kötü örnekler var; para için yapıyorlar birçoğu… Biz yıllar önce bir fikir ortaya attık: Antalya pilot bölge ilân edildi, o zaman Ergin Orbey idi zannediyorum Genel Müdür. Biz burada 1978 yılında konservatuarda tiyatro bölümünü kurduk. Sonra biz Antalya’ya gidip sınav açtık. Niye? Antalyalıları buraya almak için. Antalya’dan gelenler burada eğitim alacaktı, sonra orada konservatuar açılacaktı.
Ve burada başarılı olanlar yurt dışına eğitime yollanacaktı ya da burada birilerinin yanında asistanlık IMG_7355yapacaklardı, orada da dönüp hocalık yapacaklardı. Çünkü tiyatro bilimsel olarak böyle kurulmalıdır. Böylelikle bölge tiyatroları daha da canlanacaktı. Antalya’dan gelenler Musa Uzunlar, Mustafa Avkıran aklıma ilk gelenler mesela; hepsi de çok başarılı oldular. O uygulamayı yapamadık sonra, genel müdür değişti; ama o uygulamayı yapabilseydik orada çok gelişmiş bir konservatuar olacaktı. Bir de, tiyatronun kalitesinde şu mesele var, ben bunu her yerde söylüyorum, tiyatro kolektiftir. Mesela akademide bir dekor-kostüm bölümü var; ama konservatuarla bir arada, aynı çatı altında olmaları gerekiyor. Bir oyun nasıl hazırlanır, onlar da görsün; ama görmüyorlar ki. Hoca ne isterse onu yapıyorlar, hattâ belki tiyatroya bile gitmiyorlar. Ama nihayetinde hepsinin aynı havayı teneffüs etmesi lazım, dekorcuların, kostümcülerin, herkesin…
 

  • Bir de kitapların var yazdığın…

Birinin adını değiştirdim ve genişletip yeniden baskısı yapıldı; “Konuşan İnsan”, “Söz Söyleme ve Diksiyon” oldu, bir de “Perde Arkasından” var. Şimdi bir tane daha yazdım ama ilk cildi bitti, 3 cilt olacak… Ara verdim şimdi tekrardan başlayacağım havalar güzelleşince.

  • Yazmak nasıl bir eylem senin için?

Çok güzel. Çok zor ama. İğneyle kuyu kazıyorsun. Yazarlar hakikaten çok zor iş yapıyorlar.

  • Ben “Perde Arkasından”ı bilmiyordum, araştırma yaparken keşfettim

Yeteri kadar duyurulamadı o kitap.

  • Ben de kendimi pek de fena olmayan bir okur olarak tanımlarım. O yüzden en kısa zamanda edineceğim bir kitaptır (ve söyleşinin sonunda onun elinden aldık imzalı kitabımızı ) Ben ortaokulda damaklı diş telleri takıyordum. O telleri çıkardıktan sonra konuşmamı düzeltebilmek için çok çalıştım ve benim hayatımı kurtaran kitaplardan biri olmuştu senin “Konuşan İnsan” kitabın…

Baban da yardımcı olmuştur ama…

  • Evet ama ben bir şeylerin üstesinden gelmek için kendi kendime çaba harcamayı tercih eden biri oldum hep. Tıkandığım noktada yardım isterim genellikle, bu yüzden o kitap çok faydalıydı benim için. Çünkü çok net ve anlaşılır bir kitaptı, ben de çok küçüktüm aslında… Buna benzer geri dönüşler alıyor musun kitabınla ilgili?

Kaçıncı baskı olduğunu hatırlamıyorum ama 25’i geçti herhalde. Ben yazdım demek çok da doğru olmaz aslında, o kitap bir derlemedir. Yurt dışında edindiğim bilgiler, öğretmenlik yaparken edindiğim bilgiler; ne yapmak lazım, öğrenciye nasıl yaklaşmak lazım, özellikle oyunculuk öğrencilerine çok dikkat etmek lazım. Çünkü utangaçlık diye bir şey var; öyle bir laf edersin ki bir anda tiyatrodan ve topluluk önüne çıkmaktan soğuyabilir, bu durum korkunç bir fobi hâline gelebilir. Ama mesela neden adını değiştirdim kitabın? “Konuşan İnsan”ı anlamadılar, kitabın adında diksiyon demediğimiz zaman olmadı, o yüzden başlığı değiştirdik ama bunun açıklamasını da önsözde yazdım.
 

  • Türkiye’de bu anlamda eğitici kitapların miktarını yeterli buluyor musun?

Şöyle bir şey var; çevirilerde sorun oluyor. Çünkü iyi çevirmenler –haklı olarak- daha fazla para aldıkları için bu tür kitapların çevirisi pek onlara verilmiyor. Tiyatroda da buna şahit oldum. Çok ünlü bir kitabın çevirisini okurken 10.-15. sayfada anlayamadığım için, o kadar kötü çevrilmişti ki, bıraktım. Bu yüzden kötü çevrilmiş pek çok iyi oyun da batmıştır. Anlayamıyorsun çünkü. Hattâ bir oyunu sil baştan yeniden çevirdiğim de oldu. Gencay Hanım mesela kendi çevirmiştir oyunlarını, Türkiye’nin en iyi çevirmenlerinden biridir, belki de bir numarasıdır. Çeviri çok önemlidir, çünkü kendi dilini de çok iyi bilmen gerekir.
IMG_7312

  • Bizim Sevinç’ten (Erbulak) aşırdığımız bazı sorularımız var, onları çok seviyoruz. Bu soru da onun sorularından biridir: Bir sofra hazırlayacak olsan, hâlâ hayatta olan-olmayan, buradan ya da başka bir yerden olan, o sofrada kimlerle beraber olmak istersin?

Çok büyük sofra olması lazım, bana saydırmayın. Bakma sen, ben eleştiriyorum falan ama tarih boyunca baktığında da çok değerli insanlar var. Ama şunu söyleyeyim, geçen gün biri bana öğretti, hatırlattı yahut, biz ailece Türk kültürüne ve tiyatrosuna 250 yıl hizmet vermişiz! Babam, ben, Arsen, babamın karısı üvey annem Alev Gürzap, Arsen’in ağabeyi Erdoğan (Göze) ve benim büyük babam. Büyük babam da amatör bir tiyatrocuymuş. Bunları topladığın zaman 250 yıl oluyor.

  • Oooooo, şahaneymiş!… (dilimiz tutuldu tabi) Bütün bunlar yazdığın o 3 ciltlik kitapların içinde var mı?

Olacak.
 

  • Müthişmiş… Bir sorumuz daha var Sevinç’ten aşırdığımız. Şimdi diyelim ki Bodrum’dasın, tatildeyiz oturuyoruz çok güzel; sahilden 20 yaşındaki sen geçiyor. Ne dersin ona?

(gülüyor) Ne diyeyim, o kim? Ben değilim, o Can gitmiş. Ben o işin sonuna geliyorum. Siz de öylesiniz, ailede bu mesleği yapan birileri olunca onu teneffüs ediyorsunuz. O da renkli bir dünya ama çok zor, çok meşakkatli. Onu seçiyorsun ama. Benim seçmemin nedenlerinden biri; ben 2 sene Samsun’da okudum, Samsun’dan İstanbul’a geliyorum sömestr tatilinde. Trenle geliyorum ve yol 2 gün sürüyor, kar kış… Birileri iniyor, birileri biniyor. İki arkadaşız biz de. Bir adam geldi. Adam sordu bana “Ne iş yapıyor senin baban?” diye, “Tiyatro sanatçısı” dedim. “Haram para” dedi. Ben daha o zaman 15-16 yaşlarındayım. Bir delirmişim! Yandan çok beyefendi bir adam geldi, adamı aldı yanımızdan. Ben sonra babama anlattım, o da bana dedi ki “Oğlum, üzme kendini. Bir daha öyle sordukları zaman memur dersin”. Çünkü babam Şehir Tiyatrosu’nda memur kadrosundaydı aynı zamanda. Bir sebep budur yani. Öyle haram paraya can kurban!

  • Teşekkür ederiz Can Ağabey…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı