Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Iraz Yöntem / Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan, modern Türk edebiyatının en özel isimlerinden biridir. Bu kadar özel bir ismin eserlerinin sayısının azlığı da bence hepimiz için bir eksikliktir. 68 yıllık yaşamı boyunca sadece 3 tane roman yazmıştır: “Aylak Adam” (benim hayatımın kitaplarından biridir), “Anayurt Oteli” ve “Canistan”. Hatta son romanı “Canistan”ı tamamlayamadan hayata gözlerini yummuştur. Romanlarının dışında öyküleri, şiirleri ve çevirileri de vardır.
“Anayurt Oteli” 1987 yılında Ömer Kavur yönetmenliğinde beyaz perdeye uyarlanmıştır. Başrollerinde Macit Koper, Serra Yılmaz ve Şahika Tekand’ın olduğu bu müthiş uyarlama, bu ay -30 yıl aradan sonra- yeniden seyirciyle buluşuyor. İstanbul Film Festivali’nin ‘Türk Klasikleri Yeniden’ projesi kapsamında restore edilen filmi kaçırmamanızı tavsiye ederim.
* Bu yazı, yüksek lisans yaptığım sırada (2010) Türk sinemasında edebiyat uyarlamaları üzerine çalışırken yazdığım bir makaleden alıntıdır. Makalenin tamamı, film (ve dolayısıyla roman) hakkında oldukça fazla ipucu verdiğinden, esas tartışma konusu olan ‘erkeklik’ üzerine yoğunlaştığım kısmı alıntıladım.
 

Erkek Olmak ya da Olamamak

Türk edebiyatında ve dolayısıyla sinemasında erkeklik temsili ve algısı konusunda detaylı bir inceleme ve tartışma olanağı sunan Anayurt Oteli’nin baş kişisi Zebercet’tir. Daha filmin başında kendini tanıtma şekli, romanın sıklıkla kullandığı bilinç akışı ve iç ses temalarının filmde de Zebercet’in konuşması şeklinde yorumlandığını ve aktarıldığını göstermektedir.

Zebercet, hayatı taşrada bir otelde geçen, sıradan ve sıkıcı bir hayata sahip yalnız bir adamdır. Esrarengiz bir kadının otele gelmesiyle hayatı değişmeye başlar: Kadın, bir hafta sonra döneceğini söylemiştir ve Zebercet’in hayatı, bu kadını beklemekle değişmekte, şekillenmekte ve dönüşüm geçirmektedir.
Zebercet, taşralı bir erkek imgesi olarak incelikle işlenmiş bir karakterdir. Kimsesi olmayan bir adamın bir hayalin peşinden hayatını geri dönülmez bir biçimde nasıl değiştirdiğini gözler önüne sermektedir. Bu adamın dünyası, romanda daha detaylı ve psikolojik unsurlarla katmanlandırılarak anlatılmıştır ancak bir uyarlama olarak filmin atmosferi romandan pek de uzakta durmamaktadır ve Zebercet’in karanlık dünyasını seyirciyle tutarlı bir şekilde buluşturabilmektedir.
Hayatının tamamını bir kasabada geçiren, gelip geçenlerin konakladığı bir otelde yaşayan, hiçbir sosyal yaşantısı olmayan, karşı cinsle ilişki kuramayan ve dış dünyaya açılmayı denemeyen, dahası böyle bir olasılığın olduğu fikrine bile sahip olmayan Zebercet, tek başınalığıyla hayatını sürdürmüştür. Var olan tek sosyal statüsü, kendisine miras kalan otelin yöneticiliğidir. Değil bir erkek olarak, bir birey olarak da insanların hayatında herhangi bir mevkiye konumlanmamış-konumlanamamıştır. Etrafında var olan tek kadın olan ortalıkçı için de önce patron, sonra da bedeninden istifade etmesine göz yumduğu bir erkektir.
Zebercet, kendi zaafları ve zayıflıkları yüzünden erkeklik duygusunu bir kadın figürü üzerinden tatmin etmeye çalışmaktadır ve bunda da başarılı olamamaktadır. Hayatla kurduğu ilişki çok zayıftır ve beklenmedik bir kadının gelişi bile çok ince olan bağların kopmasına neden olabilmektedir. Bir kadın, bir erkeğin hayatına mâl olmaktadır!
Bir türlü tatmin edilemeyen beklenti ve arzu, Zebercet’in git gide daha da içine kapanmasına, kendi hayal dünyasında yaşamasına ve öfkelenmesine sebep olmaktadır. Bu öfke, kadına şiddet şeklinde tezahür etmekte; yüzleşme anının yaşanabilmesi için de kendine dönük şiddete dönüşmektedir. Geldiği yere geri dönüşü temsil eden intihar sahnesi, belki de öykü boyunca Zebercet’in tatmin olduğu tek sahne olarak okunabilir; en azından ölüm beklentisi karşılanmaktadır. Bu beklentiyi karşılayan da kendisinden başka biri değildir yine ve Zebercet, tamamlanamamışlık duygusuyla yalnız yaşadığı hayattan yalnız ayrılmaktadır.
Batı Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan Zebercet, tipik bir taşra erkeği profili çizmemektedir. O, diğer bütün erkekler gibi kahveye gitmemekte, bekâr hayatı sürdürmekte, insanlarla sadece gelip geçici bir ilişki (hatta sadece iletişim) kurmaktadır. Hiçbir sosyal çevresi olmadığı gibi, ailesinin bütün fertlerini de yitirmiştir; ne geçmişle ne de gelecekle bağlantı içindedir. Var oluşunun tek nedeni işlettiği pansiyon olmuştur fakat bu yalnızlığın içinde var olmak bile ona fazla gelmiştir. Sıradan bile sayılamayacak denli kısır bir hayatın içine kendini hapsetmiştir. Ne hayatının tamamını içine alan içinde yaşadığı pansiyona, ne yaşadığı kasabaya, ne de dünyaya ait olamamıştır.
Son Söz
“Yusuf Atılgan, liseyi 1939 yılında edebiyat bölümünden mezun olarak bitirir. Ailesi Tıbbiye’de okumasını istemesine rağmen o, öğretmen olabilmek arzusuyla Edebiyat Fakültesi’ni seçer. Babası, ilk sene para gönderir ancak daha sonraki seneler para göndermeyeceğini belirterek oğluna başının çaresine bakmasını öğütler. Bunun üzerine Atılgan, askeriyeye başvurur ve başvurusu kabul edilir. Artık fakülteye askeri kıyafetle gelip gitmektedir. Atılgan’ın fakültedeki hocaları, onu oldukça etkilemiştir. Dil bilgisini Reşit Rahmedi Arat, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Fahir İz hocalarıdır. Özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmaktan büyük bir kıvanç duymaktadır. Akşehir’deki Maltepe Askeri Lisesi’ne öğretmen olarak atanır. Ancak bir yıl daha dolmadan bir yığın soruşturmaya maruz kalır. İleri Gençlik Birliği adındaki bir örgütle ilişkisi olan Atılgan, dönemin Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çıkarılır. Mahkeme sonunda ordudan ihracına karar verilir. Altı aylık cezasını, on aydan daha fazlasıyla çeker ve öğretmenlik hakkı da elinden alınır.”
** (yusufatilgan.com)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı