Köşe Yazarları

Güney Zeki Göker / “Yürü bre Hızır Paşa, Senin de Çarkın Kırılır”

Uzun zamandır tarihi karakterlerin günümüzdeki yansımalarını konuşuyoruz uzun uzun. Kasım ayında Iraz’ın yazısında “Polyneikes”i Aziz Güler’in izdüşümü olarak, “Antigone”yi ise Ersin Umut Güler olarak ele alması gibi, geçmişten günümüze örneklerimizin ne kadar çoğaltılabileceği üzerine kafa yorarken, bu ay bir örnek de benden gelsin istedim.
16 yüzyıldan kalma bir destan. Hani şu kadıların haram yediği; sofuların arsız, ocağın darmaduman olduğu, aseslerin ise hırsız olduğu bir dönemden bahsetmek istiyorum bu ay sizlere. Sarayların duvarlarının yine kalın olduğu; öte tarafa bir kez geçenin, duvarların ötesinden yoksulun dertlerini duymadığı, anlamadığı bir dönemden.
16 yüzyılın başları… Bir yanda bir padişah, İstanbul surları içinde kapandıkça kapanan; öte yanda Banaz köyünde Koca Haydar namı ile anılan, sazının telleri düzen tutmayan, döğülcek çorbasını bal eyleyenlerden biri; Pir Sultan Abdal’dan ve Hızır Paşa’dan bahsedeceğim sizlere…
Deyişleri ve ünü köylerden kentlere, kentlerden öteki kentlere kadar yayılan; içinde yaşadığı halkın dili, yüreği olan ve dünyaya açılan bir halk şairinden feyzalmak için onun kapısına dayananlardan sadece biridir Sofular köyünden Hızır! 7,5 yıl sürer Pir Sultan’a yoldaşlığı. Sonunda Hızır İstanbul’a gidip vezirliği Sırbiya dönmesi Sokullu’nun elinden almak ve ezilenlerin yanında olacağını söyleyerek ruhsatını ister Abdal’ından. Ama Pir Sultan iyi bilmektedir ki, Sokullu da ‘vezir doğmamıştır anasından’ ve suç kişide değil ‘düzende’dir. Ve “Bozuk düzende sağlam çark olunmaz, düzeni baştan sona değiştirmedikçe bir kurtuluş yolu olmayacaktır!” Hızır’ın içinde yanan ateşi engellemez Pir Sultan ve verir istediği izni Hızır’a; gönderir onu Osmanlı’nın göbeğine. Çünkü ne ruhsatını önlemek, ne de çekip almak yazılmıştır onun kaderinde. Hızır İstanbul’da saraya gider; ilerler, Paşa olur ve daha sonrada Vali olarak yine çıkacaktır karşımıza. Verdiği bütün sözleri ve inancını unutan; yoksulları ezmeye, zulmetmeye ve haram yemeye başlayan, namus bilmeyen, hak gözetmeyen bir Vali olarak.
“Güzel âşık cevrimizi çekemezsin demedim mi? / Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?”
Dönemin kadılarından “Kara Kadı” ve “Sarı Kadı” haram-helal ayırmayan, halktan aldığı vergilerle ‘bir koyundan kaç post çıktığını’ unutan kadılardan farksız iki kadıdır. Pir Sultan ise tüm olan bitenlerin farkındadır. Ve iki tane köpeği vardır. Birinin adını “Kara Kadı” diğerinin ise “Sarı Kadı” koyar. Köpeklerine verdiği isimlerin duyulması çok da uzun sürmez ve asesler dayanır kapısına. Köpeklerinin adını sorar, Abdal hiç geri durmaz ve söyler adlarını sonra da; “Ama bunlar sizin kadılarınıza benzemez, haram lokma yemezler” diyerek ekler. Bunun üzerine asesler bunu kanıtlamasını ister ve ‘Ulu Divan’a çekerler Abdal’ı. Divan’da hem kadıların hem köpeklerin önüne biri helal, biri haram lokma olan yemek kapları koyulur. Kadılar da tıpkı köpekler gibi durumdan habersizdir ve iki kabı silip süpürürler. Destan bu ya köpekler ise önce haram lokmayı koklayıp, burun kıvırır ve başlarlar helal lokmayı yemeye. Dediği çıkmıştır Pir Sultan’ın salıverirler… Bu olayın duyulması da çok sürmez. Tüm halk kadıların ‘haram lokma’ yediğini duymuştur.

“Koca başlı kara kadı / Sende hiç din iman var mı ? Haramı helali yedin / Sende hiç din iman var mı?”

Artık köylüler de kendilerine zulmeden aseslere topyekûn isyan etmeye başlamıştır. İşin kötüsü bu isyan dalga dalga yayılır. Kadılar Pir Sultan’ı elden kaçırınca, sivriltilir kalemler. Döşenir üst üste dilekçeler birinin bu duruma ‘dur’ demesi için. Ve sonunda beklenen paşa gelir… Gelir ya, bir de ne görelim. Bu bizim Hızır Can değil mi? Sırmalı apoletli ve de koca göbekli bir Osmanlı paşası. En kötüsü de bu değil midir zaten, “Halkın içinden çıkanların, halka ihanet etmesi…”
Hızır Paşa, Abdal’ı saraya çağırmış ve bir sofra kurdurtmuştur. Ancak Pir Sultan o sofraya oturmamakta kararlıdır. Çünkü her lokmanın yetimin kanı ve yoksulun canı ile kotarıldığını çok iyi bilmektedir. O, bir yol erenidir ve bir kez dikilmiştir doğduğunda; ölünceye dek yorulmadan bekleyecek, dimdik duracaktır ayakta! Bir kez haksızlığı görmüştür ve halk aşkına yanacaktır ama yolundan hiçbir şey onu döndüremeyecektir. Hızır Paşa onca yüzsuyu dökse de, düzene dokunmamasını istese de Pir Sultan kararlıdır. Artık onu ne göbeği burnuna vurmuş, içi dışı haram dolmuş Hızır ürkütebilir, ne de Padişahı!
“Döndün mü ki benden, yüzü dönesi / Ben seni yoksulun yoluna saldım”
Ve Pir Sultan’ı Toprakkale Zindanı’na atarlar. Atarlar atmasına ama, her şey daha da beter olur saray için. Halk, gece gündüz durmadan Abdal’ın deyişlerini çağlar. Dillerden dillere dolanır deyişleri. Artık uyku durak bırakmamaktadır bu deyişler sarayda. Evet, mahkum edilen Pir Sultan’dır; ama saraydan dışarı adım atamaz hâle gelir Osmanlı! Münafıkları durmadan işlerler Hızır Paşa’yı. Sonunda Hızır bir çıkar yol bulur ve ‘Şah’ sözcüğünün yasaklandığını halka bir fermanla duyurur. ”Her kim ki hükme uymaya, kellesi oracıkta vurula” diyerek tüm Sivas’a duyurmuştur artık fermanını! Ve çağırtmıştır huzuruna Pir Sultan Abdal’ı.
“Artar eksilmeyiz zindanlarında / Kolay değil derdin ucu derinde”
İnsanın insana kulluğunun hiçbir türlüsüne boyun eğecek yaradılışta olmayan Pir Sultan, elbette buna da boyun eğmeyecektir. Gelirken yolda duymuştur fermanı. Hızır Paşa şartlarını tekrar dile getirir. İçinde ‘Şah’ sözcüğü geçmeyen üç nefes okumasını ister, eğer bu nefeslerde ‘şah’ sözcüğü geçmezse bağışlanacak ve salıverilecektir Abdal! Aksi halde elinden bir şey gelmeyeceğini, Padişah’ın hükmü olduğunu da ekler sözlerine. Ama Pir Sultan’ın da istedikleri vardır, söyleyeceklerinin sonuna dek dinlenmesini ve her kelimesinin tutanaklara geçmesini ister. Hızır bu isteği hemen kabul eder ve Pir Sultan başlar o meşhur nefesini okumaya;
“Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım kıldırırlarsa / Siz de şah diyeni öldürürlerse /
Ben de bu yayladan şaha giderim.. / Eğer göğeriben, bostan olursam / Şu halkın diline destan olursam /
Kara toprak senden üstün olursam/ Bende bu yayladan şaha giderim. / -Pir Sultan Abdalım hey Hızır paşa /
Gör ki, neler gelir sağ olan başa / Bizi hasret kodun kavim kardaşa / Katip ahvalimi şaha böyle yaz..”

Pir Sultan’ın her kelimesi adeta iğne gibi saplanır Hızır’ın göğsüne. Vazgeçmeyecektir Abdal! Adeta meydan okur Hızır’a ve Padişah’a. Hızır Paşa artık bitkindir, yenilmiştir çünkü. Pir Sultan inançlarından dönmektense, ölmeyi göze almıştır. Ve ertesi gün siyaset meydanında asılacaktır. Hızır öfkesini dindiremez, bir ferman daha hazırlatır ve tüm halka duyurur; “Eyyy ahali! Duyduk duymadık demeyin Padişah düşmanı, vatan haini, Banaz Köyü’nden Koca Haydar namıyla maruf bir kişi ilkin recmedilecek, sonra asılacaktır. Eyy ahali, duyduk duymadık demeyin!…”
Fermanda Pir Sultan adı geçmemekte, Ali Haydar olarak anılmaktadır. Ve darağacı kurulmuş, ferman bir kez daha okunmuştur. Tüm halk vatan haini ilan edilen “Koca Haydar”ı taşlamaya başlamıştır. Bir kişi hariç; o da Hızır’ı dergaha getiren Ali Baba! Tanımıştır Pir Sultan’ı. Asesler durumu fark edip kılıcına sarılır; Ali Baba ya kellesinden olacak ya da taşlayacaktır! Yerden eğilip bir gül alır ve fermana boyun eğerek gülü fırlatır Abdal’a! Bütün olanlar değil de, en çok o gül yakmıştır Pir Sultan’ın canını!
“Şu ellerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun gülü yareler beni…”
Ali Baba hatasını fark etmiştir ama artık dönüş yolu yoktur! Pir Sultan boynuna ilmeği geçirmeden önce son sözlerini söyler; “Yürü bre Hızır Paşa / Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / O da bir gün devrilir /
Ben Musayım sen firavun / İkrarsız şeytanı lain / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir…”

Sonrası rivayetlerden ibaret… Kimisi ertesi gün Pir Sultan’ın darağacında olmadığını, hırkasının asılı olduğunu; kimisi ise onu falanca yere doğru yürürken gördüğünü söylemiştir. Pir Sultan asıldı mı? Asılmadı mı? Bu rivayetlere göre bilinmiyor. Ama o halkın kendinden kopmuş bir saraya direnişinin simgesi olarak hâlâ yaşıyor.
Tıpkı Hallac-ı Mansur gibi, Nesimi gibi, yakın geçmişteki iz düşümleri gibi; Uğur Mumcu gibi, Metin Göktepe gibi, Bahriye Üçok gibi; Metin Altıok, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin ve tüm Madımak’takiler gibi!
Daha da yakına gelecek olursak, Can Dündar ve Erdem Gül gibi; diğerlerinden onları ayıran tek şey hâlâ yaşıyorlar ve bir zindanda kapalı olmalarına rağmen ‘Şah’ demekten korkmuyorlar!
Özcesi bu dünyada Hızır‘lar oldukça Pir Sultan’lar da elbet olacaktır!
Peki sizce halkına ihanet etmiş bir Padişah, Padişah’a karşı gelen bir ozandan daha mı az suçludur?
Bunu da bize tarih anlatacak…
Kaynak: Erol Toy / Pir Sultan Abdal

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı