Köşe Yazarları

Güney Zeki Göker / Yazmayalım da Besleyelim mi?

Yazmayalım da Besleyelim mi?

Merhabalar efendim hoş geldiniz, sefalar getirdiniz…
Bu ay geçmişten bir hikaye anlatmak düştü “Müstehak”ıma… Belki bilenler ya da hatırlayanlar vardır. Onlar için bir bellek tazelemesi gibi olsun, bilmeyenler için de lafı daha fazla uzatmadan hemen konuya gireceğim.
NTcxNDk4MD-1994-yilinda-sultanahmet-cezaevinin-restorasyon-calismalari-devam-ediyormusDevletin medyanın içinde, medyanın ise devletin bu kadar içinde olmadığı, kayyum ile gazetelerin koltuklarının tıngır mıngır sallanmadığı, memleketin en özgür medyasının henüz magazin medyası haline gelmediği, halkın yine tüm okuduklarına inandığı, inandıklarına Survivor ve Kısmetse Olur’unu da harmanlayıp uykuya dalma şansına henüz erişemediği yıllardan bahsediyorum. Taşeronun tohumlarının atıldığı, kadın ölümlerinin hiç bu kadar artmadığı, vakıflarda tecavüze uğrayan çocuklar için “1 kereden bir şey olmaz” diyen Aile Bakanlarının olmadığı ve “Konuşan Türkiye” vaadiyle gelenlerin yine ve yine konuşanları susturmaya, bastırmaya çalıştığı bir dönemden bahsedeceğim şimdi sizlere… Bombaların henüz batının meydanlarında değil de Doğu’nun meydanlarında patladığı ve her geçen gün faili meşhur gazeteci ölümleriyle 9 adım geri 1 adım ileri gidildiği bir dönemde ben sanattan bahsedeceğim yine sizlere. Malum, naçizane bir sanat dergisiyiz sonuçta bizde!
Şimdilerde Four Seasons Hotel olarak restore edilen yerden, yani Sultanahmet Cezaevi’nde başıma gelenlerden bahsedeceğim sizlere… Ama tabii yaşım yetmediği için açlık grevleri, işkenceler, operasyonlar karşısında artık utancından Marmara Denizi’nin maviliğine bakmaya yüzü kalmamış Sultanahmet’ten değil. Tüm insanların korku ve ürperti ile andığı, zulmün ve korkunun kalesi olmuş, kapısından geçmeye korkulan Sultanahmet’ten de değil. Henüz zindalarına “Hilton” gelmemiş olan memletimizin “Özgür Sultanahmet”inden bahsedeceğim sizlere. “Bir hapishane ne kadar özgür olabilir ki?” dediğinizi duyar gibiyim; o yüzden ben anlatayım, siz karar verin ne kadar özgür olabildiğine…

cdfm
Kapısına Asılan Pankart

Efendim İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 yılında gerçekleştirdiği II. Meşrutiyet’in ardından 1910 yılında İttihatçılar’ın muhaliflerini kapattıkları bu zindan, İngilizler’in İstanbul’u işgalinden sonra bir süre de İngilizlere mesken oluyor. Zeminiyle birlikte 4 kat olan, tutukluların prangaya ve zincire vuruldukları, zifiri karanlık, havasız ve tabanında su olan “dip altı” adı verilen bölümlerinin olduğu hücre tipi bir yapı burası. 12 Eylül’e kadar 2’şer kişinin kaldığı (2.20 cm x 1.60 cm) hücrelerde 12 Eylül ile birlikte 4’er kişi yatmaya başlar. Televizyonlara çıkıp çocuklarla birlikte ağaç diken Kenan Evren’in ilk icraatı, avluda bulunan tek ağacı kestirmek olur. Peşini yine avlusunda bulunan havuzda mahkumlara ait binlerce kitabı yakmaları takip eder. 1986 yılına kadar sürer Sultanahmet zindanlarında bu zulüm.
Takvim yaprakları 1992 yılının Temmuz ayının sonlarındayken, gazetelerde bir haber çıkar; “Sultanahmet Zindanları Otel Oluyor!… Geçtiğimiz yıllarda Adalet Bakanlığı’ndan Turizm Bakanlığı’na tahsis edilen Sultanahmet Cezaevi 49 yıllığına Aslan şirketler grubuna kiralanacak!” Bu olayın duyulması çok sürmez ve babam ve annem (Ankara Birlik Tiyatrosu), Anadolu Sanat Merkezi ve Eminönü Halk Evleri öncülüğünde bir grup çalışmalar yapmaya başlar ve 5 Ağustos günü başlayacak olan ve 45 gün sürecek kültür sanat etkinlikleri programlamaya. Amaç simgesel anlamıyla tutsaklığın yerine özgürlüğün zaferini içeren kültür günleriyle insanların yaratıcı yanlarını ortaya çıkarmak.

“Artık Sanat “Volta” Atacak Avluda”

img135
Açılış gününe ait bir haber

Nice ustaların yazdıklarının bedelini ödediği bu zindanlarda kimler yatmamış ki; Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Can Yücel, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Vedat Türkali, Kemal Tahir, Yılmaz Güney, Rıfat Ilgaz ve daha nicelerini “ağırlamış” olan Sultanahmet’e “Aydınlar Okulu” adı bile takılmış bir dönem. 80 yılına damgasını vuran romanların, türkülerin, şiirlerin, oyunların mekanı olmuş bir cezaevi burası. Geçmişte iktidarların düşüncelere pranga takmak için kullandığı yer artık bir kültür merkezi olsun diye yola koyulur babam, annem ve arkadaşları. Hatta Eminönü Belediyesi de destek olur projeye. (O zamanlar Chp’de Eminönü Belediyesi ve daha Fatih’le birleştirilmemiş) Ve mahkumları da gidince güvercinlerin bile terkettiği Sultanahmet’in kapıları bir kez daha açılır, kapalı kaldığı 7 yılın ardından…
Cezaevi temizlendi ve duvarları kireç ile beyaza boyandı, avluya bakan duvarlarından orada önceki yıllarda mahkum edilen şairlerin, yazarların ve sanatçıların kaldıkları koğuşların pencerelerinden kocaman çizimleri sarkıtıldı. İçeride bulunan avlulardan bir tanesine 600 kişilik bir açıkhava sineması yapıldı, diğer avluya ise kitap, kaset, cafe gibi oturma alanlarının olduğu sistemler koyuldu. Binlerce mahkumun yattığı hücreler bir müzeye dönüştürülmüştü adeta. Girişte mahkum yakınlarının kimlik kontrollerinin yapıldığı yer artık misafirlerin karşılanacağı bir gişe olmuştu. Tabi ki duyup yardımımıza gelenlerin de sayesinde tüm hazırlıklar tamamlanmış ve içerisi artık hazırlanmıştı. Bir aylık gece gündüz koşuşturmalar ve emek sonucu medyada büyük sansasyon yarattı Sultanahmet Cezaevi Kültür Merkezi.

Sultanahmet Artık Görüşe Kapalı Değil

Takvim yaprakları 1 Ağustos 1992 tarihini gösterirken binlerce insanla birlikte Eminönü Meydanı’nda toplandık ve ellerimizde “Sultanahmet Artık Özgür”, “Cezaevi yok, sinema var!” ,“Sanat Volta Atıyor” yazılı pankartlarla başladık cezaevine doğru yürüyüşe. Cezaevi’nin önünde bir gösteri sergilendi ve açıldı kapıları; doluştuk hep beraber koca kapılarından içeri… Kimler yok ki o gün etrafımda! Cezaeviyken orada tutsak olmuş olanlar ellerinde çocukları, yattıkları koğuşları gösteriyorlar. Dönemin Kültür Bakanı Fikri 4128Sağlar da açılışta. Davul, zurna ve folklor gruplarının gösterisi ile başlayan etkinlikler yine o mekanda çekilen ve Orhan Kemal’in aynı adlı eserinden sinemaya uyalanan “72. Koğuş” filmi ile devam ediyor. O günleri, çocuklarla birlikte duvarlarına çizdiğimiz resimleri, “Bunu sisi yazdı”, “Cezaevleri kapatılsın”, “Kırmızı noktanın anlamını biliyoruz!”, “Erken yatmak istemiyoruz” gibi yazıları ve büyüklerle oynadığımız oyunları hâlâ hatırlıyorum…
Açık kalabildiği bir ay boyunca tiyatro, sinema, konser, sergi, panel gibi etkinliklere ev sahipliği yaptı. Dergilerin, demokratik kitle örgütlerinin, çocukların, sanatçıların özgürlük duygusunu alabildiğine yaşadıkları bu güzellik, egemen güçlerin saldırısının gerçekleştiği “1 Eylül Dünya Barış Günü”nde başta Ankara Birlik Tiyatrosu çalışanları ve Grup Kızılırmak olmak üzere mekanı polise karşın boşaltmakta direnenler, yerlerde sürüklenerek çıkartıldı. 300 kadar polisle abluka altına alındı Sultanahmet. Polis saat 18.00 sularında içerideki malzemeleri sokağa attı ve cezaevini mühürledi. Göndere şanlı bayrağımızı da diktiler mi, orasını hatırlamıyorum. Ama devlet yine memleketin gerçek sahiplerinin kimler olduğunu kendi halkına göstermişti… O gün, direnen 25 kişinin gözaltına alınmasıyla sonuçlandı.
O günleri hayal meyal hatırlıyorum. Ama unutmadığım şey ve bugün de -hâlâ- aynı şekilde hissettiğim özgürlük düşünü ve barışı yine çok gördüler bizlere. Sultanahmet’in avlusunda koşturup duran çocukların kahkahalarını çok gördüler Hücrelerin prangalarının özgürce insanlara sergilenmesinden korktular. İnsanların bir araya gelerek konuşmalarından, fikirlerini özgürce paylaşmalarından korktular; tıpkı bugün de olduğu gibi. Adım başı otele rastlanan bu tarihi semtte tarih açısından önemi yüksek olan bu mekanın da ticarethaneye çevrilmesine engel olamadık.
O günlere dair arşivde 100’e yakın gazete haberi ve köşe yazısı buldum (Yazının sonunda bir kaçına ulabilirsiniz). Tek tek okudum hepsini tekrardan. Yazıların bazıları çok çok ilginç; günümüzde bile hâlâ köşe yazan baĞzı isimlerin o günlerde “Bir cezaevi nasıl özgür olabilir ki?” “İnsanların acıları ve o mekanda yaşanılanlara hiç mi saygıları yok?”, “Konserlerle, tiyatro oyunlarıyla özgürlük mü olurmuş?” gibi gibi köşe yazısı yazan ve yalnız bırakan bir sürü mahlukun yazılarının olduğu yazılar var aralarında. Hiç şaşırmadım, çünkü dünden kalan bugünü yaşayanlar olarak hâlâ aynı yalnızlıkları yaşıyoruz. Kimsenin yapılanın daha iyisi olması için elini uzatmadığı; aksine, karşı olmak için karşı çıktığı ve köstek olduğu şu günler de o günlerin eseri değil mi sonuçta? Dilerim sanatın ve sanatçının gitgide itibarsızlaştırıldığı şu günlerde orada yaşanan her anın utancı kalsın hep yüzlerinde ve ağırlığını taşısın omuzları tüm yapılanların…
 
img053
“…şu ellerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun gülü yâreler beni!”

Aradan geçen 24 yıl hiçbir şeyi değiştirmemiş bu memlekette. Aksine daha da kötüye gitmiş her geçen gün. Bu olaydan sonra toplam 3 tiyatro salonu açtı Ankara Birlik Tiyatrosu. Ve açılan her mekanda devlet ve kolluk kuvvetleri -sağolsunlar- hiç eksik etmediler kösteklerini tepemizden…
Annemin karnındayken başlayan bu sanatla ve baskılarla geçen yıllar boyunca her olaydan sonra aynı şeyi hissediyorum halen daha. YALNIZLIK! Her yıl, yılda 1 gün hatırlanan ve işleri düştüğünde hatırlayan değil de sanat ve sanatçıyla bağını koparmayan siyasetçiler, gazeteciler lazım artık bu memlekete. Birbirlerine karşı nefret kusarken ağızlarından “Tiyatro yapma ulan” demeyecek siyasetçiler… 27 Mart’lar da göstermelik tiyatro oyunu izleyen değil de, haftada en az 1 kere tiyatro izleyecek siyasetçiler lazım bize. Televizyonlara çıkıp “AVM’lere koşun teslim olmayın bu teröre!” diyecek siyasetçiler değil teröre yardım ve yataklık yapmayacak, halkının yaralarının sanatla iyileşebileceğini bilen ve bunun için çalışan siyasetçiler lazım!
AKM’ye, Kenter Tiyatrosuna, Rumeli Hisarına, Muammer Karaca’ya, İrfan Şahinbaş sahnesine ve şuan apartman katlarını, eski fırınları tiyatro salonlarına dönüştürenlere ve hayatlarının her anını sanat için adayan gençlere, ustalara sahip çıkacak siyasetçiler olmadıkça, sanat hayatımızın her alanını sarıp sarmalamadıkça; bu ülkede ne nefret törpülenebilecek ne de barış saracak dört bir yanımızı…
Dilerim bir daha ki 27 Mart’tan sonra çok çok fazla şey değişir her alanda. Dilerim buradan bambaşka güzel şeyler yazarız sizlere. AKP’den yana umudum yok zaten ama mesela bir dahaki sene Şişli Belediyesinin Kenter Tiyatrosunu yalnız bırakmadığını sahip çıktığını ve oranın dünya yok olana kadar Kenterlerde kalacağı sevincini ilk ben paylaşsam ya sizinle. Ya da Bakırköy belediyesinde yaşananların bir daha hiç bir belediyede yaşanmadığını anlatsam. Chp ve Hdp’nin 27 Mart’ta Dünya Tiyatro Gününde mesaj bile yayınlamayı unuttuklarından bahsetmesekte başka güzel şeylerden bahsedebilsek sizlere keşke… Bu ülkede keşke sanata baskı uygulan, engelleyen sadece “kalkınma” bahanesine yola çıkanlar olsa ve sadece bunun için uğraşsak daha güçlü olacağız biliyorum. Halktan yana olanların halkın acılarını, sevinçlerini, hikayelerini yaşatan ve aktaran tüm sanatçılara destek olacağı hepimize “Müstehak” olacak günlerin umuduyla…
 
 

Bahsettiğim Haberlere ve o günlere ait fotoğraflara buradan bakabilirsiniz…

[su_carousel source=”media: 6612,6613,6614,6615,6616,6617,6618,6619,6620,6621,6622,6623,6624,6625,6626,6627,6628,6629,6630,6631,6632,6633,6634,6635,6636,6637,6638,6639,6640,6641,6642,6643,6645,6646,6647,6648,6649″ limit=”52″ link=”lightbox” target=”blank” width=”1400″ height=”120″ responsive=”no” items=”6″ title=”no” pages=”yes” autoplay=”4100″ speed=”1600″]  
 


Bize Destek Olmak İster Misiniz?

Kültür sanat alanında olan bitenleri sizlere sansürsüz olarak ulaştırmak için 6 yıl önce yola çıktık! 6 yıla 37 dergi ve binlerce haber sığdırdık!

Siz de çorbada tuzum olsun diyenlerdenseniz Patreon üzerinden bize destek olabilirsiniz.

https://www.patreon.com/GazeteMustehak


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı