Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Güney Zeki Göker / Kimsenin Atı Olmayan Yılmaz Güney!

Takvimlerimiz Ocak ayının sonuna yaklaşırken Batman’da bulunan Yılmaz Güney Sineması’nın yanarak kül olduğu haberini okuduk, izledik, paylaştık.
Aralık ayında ise atanan kayyumun Batman Şehir Tiyatrosu’yla birlikte bu salonu da kapattığının haberini hatırlıyorsunuz. Atanan kayyumun ilk işinin bir kültür sanat kurumunu kapatması ve bir sinema salonunun kapısına mühür vurması ne yazık ki gerektiği kadar ilgi görmedi-göremedi yandaş ya da candaş medyamız tarafından.
İktidarın atı olan kayyumların memleketin atanmış köşelerinde, bucaklarında sanata topyekün savaş açması tesadüf olmamalı, olamaz diye düşünenlerdenim ben de! Tarihe sanatta kayyum kıyımları olarak geçecek bu yılları ve iktidarın istekleri doğrultusunda koşan atları elbette ki unutmayacağız, unutturmayacağız. Dün eşeklerini yazmaktan nasıl korkmadıysak bügun de atlarını yazmaktan elbette ki korkmayacağız.
Abdülhamit’in torunlarının o atlara binip çektirip gitmediği bir dönemde ben yine sanattan ve sanatçılardan bahsedeceğim sizlere.
Tarihe adını at olarak kazıyan, kazımak için uğraşan san’atçılar bir kenara dursun, ben kimsenin atı olmayanlardan birine değineceğim bu ay. Lafı çok uzatmadan kıssamıza bir giriş yapalım; bu kıssa adeta bir elbise, dileyen buyursun giysin üstüne.
Yeşilçam’a bir fırtına gibi dalmış ve bebek yüzlü jönlerin tacını tahtını savurup doruklara tırmanan birisinin başından geçen bir hikâyeyi anlatacağım sizlere. Belki de hiç bilmediğiniz bir hikâye. Anlatacağım kişi öyle biri ki, günümüzde gördüğünüz san’atçılara çok benzemeyen, sürgün cezaları alan, mimlenen ve mimlendiği için yılarca senaryolarına bambaşka senarist isimleri yazmak zorunda kalmış, görülmeyen ellerce aforoz edilen, hapishanelerde yatan; yazan, oynayan, yöneten, halkının hikâyelerini anlatan, cebindeki kuruşu bile çekinmeden ona buna veren, filmleri sansürlenen, sinema salonları suratına kapatılan bir kral.
Ama öyle bir kral ki bu anlatmaya başladığım, Yeşilçam’ın akbabaları Beyoğlu sinemalarının tüm kapılarını ona kapatmışken o düzenin çardak yalayıcılarına boyun eğmemiş ve Anadolu’ya yönelmiş, ezilmişlerin onurlu direnişini anlattığı filmleriyle halkın kahramanı olmuş ve 1970’lere gelindiğindeyse artık sokağa çıktığı zaman insan seliyle yürüyen bir güzel çirkin kral olmuş.
1965 yılında dünya sinema tarihinde rekor sayılabilecek bir sayıya ulaşarak 3 senede 21 film çekmiş ve tamamında başrol oynayarak bugün hâlâ izlenen filmlerin yaratıcısı Yılmaz Pütün’den bahsedeceğim sizlere, yani nam-ı diğer Yılmaz Güney’den.
Hani filmleri yasaklanan, kendi yasaklanan, vatan haini ilân edilen bir güzel çirkin kralımızdan. Sıcak ekmek gibi gülüşüyle içimizi ısıtan, yazdığı hikâyeler ve filmleriyle içimizi yakan bir kraldan. Kontrgerilla tarafından sorgulanan, hakkında yüz yılı aşkın süreyle hapis cezası istenen ve yattığı hücreleri çalışma odası yaparak üretimini durdurmayan ve kesmeşeker gibi dört köşe, yakışıklı kralların düzenini bozan Altın Palmiye’li çirkin kralımız.
Hani şu Ayhan Işık’ın: “Yılmaz Güney mi? Yahu o sokakta araba yıkayan Kürt çocuklarına benziyor be, ondan n’artist mi oluuur?” dediği… “Sürekli hapishane filmi çekiyorsunuz, ne zamana kadar böyle devam edecek?” sorusuna “Ülkem hapishane olmaktan kurtuluncaya kadar” diyerek cevap veren ve her zaman kendine yakışanı yapan Kral’ımız…
Bu hikâye Yılmaz Pütün henüz “Güney” olmamışken Yenice’de geçmekte. Ağaların köylüye olan zulmüne ağa çocuklarının da katıldığı ve sınıf arkadaşlarına ağalık tasladığı bir dönemde… Ağa çocukları okul arkadaşlarının sırtına biner ve yarış yaparlarmış. Ağa çocukları binici olur, diğerleri de at olurmuş. Yarışı kazanan “at” şeker ile ödüllendirilirken, kaybeden için ise durum biraz farklı olurmuş. Kaybettiği için dayak yer ve cezalandırılmış.
Yine böyle bir okul çıkışı ağaların çocukları Yılmaz Pütün ve kankardeşi İsmail’i gözlerine kestirip yanlarına çağırırlar ve işte o “sözde” oyun başlar. Yarışı İsmail kazanır ve Yılmaz sağlam bir dayak yer ağanın çocuğundan. O gün okuldan ayrılırken İsmail ve Yılmaz birbirlerine bir söz verirler: “Bir daha kimsenin atı olmayacağız!” Ancak bu sözlerini tutamazlar, yine ağaların çocuklarından dayak yer ve yine “at” olup yarışırlar…
Gel zaman git zaman aradan 1 yıl geçer ve İsmail karnı su topladığı için acele Adana’ya hastaneye götürülür. Ancak kurtarılamaz ve öküz arabasıyla geri getirilir cansız bedeni. Belki de Yılmaz Pütün’ü en derinden etkilen şeylerden biri bu olay olur.
Ve o gün kan kardeşi İsmail’in mezarı başında bir daha kimsenin atı olmamaya söz verir Yılmaz Pütün. Ve olmaz da!
İşte Yılmaz Güney’in savaşı kan kardeşi İsmail’in öldüğü gün mezarı başında başlar ve yoksul çocukları bir daha kimsenin atı olmasın diye sürer gider.
Eğer sırtınızda binen ağalardan ya da ağa çocuklarından artık kurtulmak için adım atmak istiyorsanız, unutmayın ki ağalara “Evet” demek de “Hayır” demek de sizin elinizde. Günümüzde kendisini ağa zanneden ya da ağa çocuğu gibi davrananlar dizginlerinizi ellerinde tuttuğunu sanıyorsa, attan düşmenin ne kadar kötü olduğunu göstermek de boynumuzun borcudur. Siz attan düşmeyi de iyi bilirsiniz.
Sağlıkla, sevgiyle ve #Hayır’la kalın!
Hoşçakalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu