Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Güney Zeki Göker – Bizim anlatamayacak hiçbir şeyimiz yok! Peki ya sizin?

Merhaba sevgili Müstehak’çılar,
 
Bu ay 32 yıldır devam eden bir hikâyeden bahsedeceğim sizlere.  Ankara’dan İstanbul’a, oradan da Anadolu’nun en ücra köylerine kadar uzanan yaşanmış bir hikâyeden… Traktör römorkları üzerinde, kahvehane köşelerinde, sahnelerde ve alanlarda geçen; aslında 47 yıldır devam eden ama benim 32 yılına yetişebildiğim, paçalarındaki diş izlerine aldırmadan yürüyenlerin hikâyesini anlatacağım sizlere.
 
Yazıyorum işte! Yazınca ne olacak? Bilmiyorum. Ama ben, benden öncekilerin anılarını okuyunca nelerin, kimlerinden üzerinden buralara geldiğimizi, kimlerin, neler için ne bedeller ödediğini öğreniyorum… Adeta yürüdüğüm yola ışık tutuyor benden önce yaşananlar.
 
İlk yasakla 1972 yılında “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyunuyla tanışan ve günümüze kadar haklarında sayısız soruşturma açılan, gözaltına alınan, 10’a yakın kültür merkezi açan ve her seferinde salonları iktidar baskısıyla mühürlenip kapatılan 47 yıllık bir tiyatrodan, “Ankara Birlik Tiyatrosu”ndan bahsedeceğim bu ay sizlere.
 
Daha henüz 1 yaşına basmadan hayatımın ilk yasağıyla tanışıyorum! Yani daha yasağın ne demek olduğunu bile bilmezken, konuşmayı bile öğrenememişken annem ve babamın başına gelen yasakların içine açıyorum gözlerimi. Ve o günden önce olduğu gibi sonrasında da yasaklar, gözaltılar, polis baskınları, mahkeme salonları, nezarethaneler, mühürlenen salonlar, ödenemeyen ev kiraları, icralar, kesilen telefonlar bir an olsun bırakmıyor peşimizi. Annem ve babam tüm olan biteni anlatıyor bize. Bizden hiçbir şeyi saklamıyorlar. Saklayacak bir şeyleri de yok zaten. Hırsız değiller, katil değiller.  Niye saklasınlar?
 
İlk kez gözaltıyla 4.5 yaşında tanışıyorum. Erol Toy’un kaleme aldığı “Pir Sultan Abdal”la. Suçumuz mu? Suçumuz çok büyük: “Tiyatro yapmak!”
 
Yevmiyelerimi “çikolata ve oyuncak” olarak aldığım “tiyatro” denilen şey yüzünden annem ve babamla birlikte 20’ye yakın sanatçı için 84 kez dava açılıyor ve 84 kez beraat ediyoruz. Yani anlayacağınız “çikolata” karşılığı başladığım iş daha 5 yaşına basmadan başıma 84 ayrı iş açıyor. Koca koca adamlar işi gücü bırakıyor, 20’ye yakın sanatçı ve 4.5 yaşında bir çocuk “tiyatro” yapmasın diye 84 kez üşenmeden yasaklıyor. O gün bugündür hâlâ anlayamadım “Nedir bu yasak? Niye var yasaklar?”
 
İlk öğrendiğim hakaret “vatan haini” oluyor! Tabii o zamanlar “vatan haini” ne demek onu bile bilmiyorum. Ama genelde babam ve anneme girdiğimiz karakollar da “Sizi Karadeniz’de boğmak lazım vatan hainleri!” diye seslenen emniyet müdürlerini hâlâ hatırlıyorum! Bir de yine o zamanlar ne demek olduğunu bilmediğim bir kelimeyi daha çok net hatırlıyorum: “Komonistler”.  İstanbul surları içinde özgürce oyunlarını sergilerken surları aştıkları anda yasaklarla karşılaşan ve hukuk tanımayan valilerin çabalarına inat “Pir Sultan Abdal” adlı oyunla 84 yasağa karşın 84 mahkeme kararı ile 2000’in üzerinde oyun oynadık. Hatta bir dönem yasakların sayısı o kadar çok arttı ki babamlar 27 Mart 1991’de açlık grevine başladılar… Yine annem ve babam bize tüm olup bitenleri yine anlatıyor. Anlatılamayacak bir şeyleri yok çünkü. Neden açlık grevi yaptıklarını ve açlık grevinin ne olduğunu 5 yaşımda öğreniyorum hayatımda ilk kez!
 
Gel zaman git zaman yasaklar kalkıyor, turne nihayet bitiyor ve gözaltılardan kurtulup evimize, oyuncaklarıma nihayet kavuşuyorum diye düşünürken,  bu sefer de bizimkiler “Sultanahmet Cezaevi”nden bahsediyorlar… “Ulan gencecik yaşımda hapishaneye de mi düşecektim?” gibi düşüncelerin içindeyken “Sultanahmet Cezaevi”ni bir kültür merkezine dönüştürmek istediklerini; filmler ve tiyatro gösterileri, söyleşiler ve çocuklar için atölyeler yapacaklarını anlatıyorlar biz 4 kardeşe. Ablam Can, küçük kardeşim Pınar ve henüz anaokulu taksitleri ödenemediği için okulundan atılan Nisan’a… Annem ve babam yaptıklarını, yapacaklarını ve başlarına gelenleri bize hep anlatırlardı dedim ya, saklayacak bir şeyleri yoktu çünkü bizden. Her şeylerini anlatırlardı.
 
Neyse, uzatmayalım sözü söndürmeyelim közü. Takvimler 1992 yılının 13 Eylül gününü gösterirken hayalleri gerçek olmuştu bizimkilerin. Artık cezaevinde “Sanat Volta Atacak”tı! 1980 yılına damgasını vuran romanların, şiirlerin, türkülerin ve tiyatro oyunlarının yazıldığı ve birbirinden büyük ustaları ağırlayan Sultanahmet Cezaevi artık “özgür”dü! Mahkumların ardından güvercinlerin bile terk ettiği ve kapalı kaldığı 7 yılın ardından ilk kez o gün hep birlikte açtık Sultanahmet Cezaevi’nin kapısını. Temizledik, boyadık… 600 kişilik sinema ve tiyatro sahnesi yaptık hep birlikte. Kitapların ve kasetlerin satıldığı, kafe gibi alanların olduğu bölümler yaptık. Ve cezaevinin tüm duvarlarına o gün gelen çocuklarla birlikte resimler çizdik. Özgürlüğü anlatan resimler…  Ancak yasakçılığı artık kronik bir hastalığa dönüşmüş koltuk seviciler 1 ay dayanabildi sanatın burada “özgürce” volta atmasına ve 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde annem, babam ve diğer “komonistler” gözlerimizin önünde sürüklenerek gözaltına alındılar. 300 kadar polis kuşattı Sultanahmet Kültür Merkezi’ni, içeride bulunan bütün eşyaları sokağa atıp gözlerimizin önünde mühürlediler. Göndere şanlı bayrağımızı da diktiler mi bir tek orasını hatırlamıyorum ama şunu çok iyi hatırlıyorum; Sultanahmet’in avlusunda koşturan biz çocukların kahkahalarını çok gördüler, bir araya gelip insanların fikirlerini “özgürce” paylaşmalarından korktular.
 
Takvimler 1993 yılını gösterirken Kocamustafapaşa’daki eski “Özlem Sineması”nı kiralayıp “Yavuzer Çetinkaya Kültür Merkezi” hâline getirdik hep birlikte (2 yıl önce Başbakanlık emriyle kapatılan Hayat TV’nin olduğu yer). Burada gençlerin tiyatro eğitimi aldıkları “Tiyatro Atölyesi” ve çocuklar için “Çocuk Kulübü” kuruldu. “Yaşasın Yerli Sinema!” başlığı altında yerli filmler gösterildi. Ancak burada da bu güzellikler sadece bir buçuk yıl sürebildi. Bir gün yapılan polis baskını ve mahkeme kararıyla salondan çıkartıldık. Yine salonsuz kalmıştık. Önce Anadolu, ardından Avrupa’nın yedi ülkesine turneler yapmaya başladık. 1996 yılına kadar sürdü bu turnelerimiz.
 
1996 yılında Aksaray’da yepyeni bir salon inşasına başladık. Annem ve babam, Deniz Gezmiş’lerin söyleşisi sırasında bombalanan ve 15 yıl boyunca kapalı kalan, artık bir enkaz hâline gelmiş olan yeri kiralayacaklarını ve yeniden restore ederek 300 kişilik bir tiyatro salonu yapmak istediklerini anlattılar bize. Yine saklayacak bir şeyleri yoktu çünkü. Anlatırlardı bize her şeylerini. Ve “ABT Sanat Evi” 17 Eylül 1997 yılında açıldı… “Bir Güzel Çirkin Kral”, “Ana”, “Tiyatrocu” ve “Karanlıkta Işık Damlaları” adlı oyunlar ilk gösterimlerini bu salonda yaptı.
 
1 yıl süren yasaksızlık dönemi yine Bizans surları dışında pusuya yatmış bizi bekliyordu. 1998 yılında Yılmaz Güney’in yaşam öyküsünün anlatıldığı “Bir Güzel Çirkin Kral” adlı oyunla Anadolu turnesine çıktık. Gaziantep’te ilk kez yasaklanan oyun ertesi gün 25 il valisi tarafından yasaklandı! Suçumuz yine tiyatro yapmaktı. Ama mahkeme kağıtlarında “Halkı isyana teşvik”ten yargılanıyorduk. 11 yaşına gelmiştim ve artık ben de onlarla birlikte “halkı isyana teşvik etmek”ten yargılanıyordum. Yasakların peşini yine yasaklar, gözaltılar, polis baskınları, mahkeme salonları, nezarethaneler, mühürlenen salonlar, ödenemeyen ev kiraları, ödenemeyen otel odaları için haciz konulan eşyalar ve kesilen telefonlar takip etti. Annem ve babam yine pes etmeyecekti. Yine oturup bizleri nasıl bir sürecin beklediğini, başımıza nelerin geleceğini anlattılar. İdare Mahkemesi’ne “Yürütmeyi Durdurma”  istemiyle karşı dava açacaklardı. Ama bu memlekette yasaklanan oyununuz için mahkemeye başvurmanız ve itiraz edecekseniz bile harç parasını yatırmanız gerekiyordu. O yaşımda ben de öğrenmiştim artık bunu. Harç parası bir şekilde bulundu ve karşı dava açıldı. Hepsini teker teker kazandık. Yasaklanan tüm illerin sokaklarında Yılmaz Güney’in fotoğrafının olduğu afişlerimiz ve üzerinde de bir not vardı artık: “Mahkeme Kararıyla”. Bir Güzel Çirkin Kral artık özgürlüğüne kavuşmuştu, üstelik “Mahkeme Kararıyla”.
 
Takvimler 1999 yılını gösterirken Eğitimciler Derneği’ne ait olan sahnemizin mülkiyetini İşçi Partililer yapılan kongrede ele geçirerek polisle işbirliği yapmış ve kapatılmasını sağlamışlardı. Biz yine salonsuz kalmıştık anlayacağınız. Bizimkiler yine nelerin bizi beklediğini ve yine pes etmeye niyetleri olmadığını anlattılar. Yine anlatamayacak bir şeyleri yoktu.  “Gurbet Kuşları”, “Çıkmaz Sokak”, “Canavar Cafer” karış karış Anadolu’nun kasabalarına köylerine kadar girecek ve oynanmadık yer bırakmayacaktı. Öyle de oldu. Kimi zaman kahvehane masalarının üzerinde, kimi zaman bir düğün salonunda, kimi zaman ise köy meydanında oynandı oyunlar. Bu oyunları annemin 12 Eylül nedeniyle sinemaları kapatılan kentlerin şehir stadyumlarında, meydanlarında sinemayı seyirciyle buluşturmak için tasarladığı “Merhaba Sinema” projesi takip etti. Batman, Kozluk, Muş, Bismil, Bingöl, Van ve Doğu Beyazıt başta olmak üzere valiliklerin ve emniyetlerin tüm engellemelerine rağmen binlerce insan sinema sanatıyla buluşturuldu. Unutamadıklarımdan biri de sinemayı hayatlarında ilk defa gören çocukların ya da benden yaşça büyüklerin o ilk şaşkınlığı ve mutluluğudur.
 
Koltuk ve yasak seviciler 2001 yılında Avrupa Birliği’ne girebilmek için peynirin deliğinin boyutunu bile Avrupa standartlarına uydurmaya çalışırken, diğer yandan da tiyatro oyunlarını yasaklamaya ve tiyatro salonlarını kapatmaya devam ediyordu. Son sahnemizi de kaybetmemizin üzerinden 1 yıl bile geçmemişti ki bizimkiler “Erdek”e taşınmamız gerektiği, bazen uzun atlama yapmak için geri çekilmek gerektiğini anlattılar.  Anlatamayacak hiçbir şeyleri yoktu çünkü. Artık bizler için yepyeni bir süreç başlıyordu. Tüm arkadaşlarımıza, okulumuza, yaşadıklarımıza ve yaşayacaklarımıza “Bir gün yine buluşacağız” diyerek ayrıldık İstanbul’dan!
 

“Kral Çıplak”, “Nuh’un Gemisi”, “Ali’nin Düşü”, “Kazıdaki Büyük Sır”, “Kitap Kurtları” bu dönemde Erdek’te çıkarılan ve Anadolu’yu karış karış gezen oyunlarımızdan bazıları. 2005 yılına kadar devam eden Erdek macerası babamın yakalandığı “gırtlak kanseri” sonucu tüm ses tellerinin alınmasına kadar devam etti. Belki de yıllarca pes etmemenin sonucu vücudunun bir yeri artık dayanamamış ve patlak vermişti. Artık sesi yoktu! O güne kadar iki darbe ve yüzlerce yasak görmüş ve hiç pes etmemişti ve ben onu hayatımda ilk defa bu kadar güçsüz görüyordum. Ama bu güçsüzlük hâli çok kısa sürmüştü. Haftalarca odasına kapanıp “Günde Dünü Yaşamak”  adlı oyunu yazdı. Belki de dünya tarihinde bir ilke imza atarak, oyun boyunca hiç konuşmadan oynayacağını anlatıyordu bize. Dedim ya, anlatamayacak hiçbir şeyi yoktu. Hırsız değildi, katil değildi, memleketi soyup soğana çevirmemişti! Tek suçu vardı göğsünde onurla taşıdığı, o da tiyatro yapmaktı!  Yine pes etmemişti! Ölüm tankıyla, topuyla ve tüfeğiyle kapısına kadar gelmişti ve o yine pes etmemişti! 1 yıl boyunca yine dimdik durdu; yasaklara ve tüm engellemelere rağmen “Günde Dünü Yaşamak” adlı oyunuyla da Anadolu’yu karış karış gezdik. 2006 yılının 19 Aralık günü yinelenen ve ilerleyen kanser hastalığı nedeniyle aramızdan ayrıldı. 
 
Ardından 9 yıl sürdü yasımız. O zamana kadar hiç bu kadar uzun bir ara vermemiştik. 9 yılın sonunda annem aradı bir gün: “Muzaffer İzgü’nün, Üç Kuruşluk Diktatör oyunuyla yeniden merhaba diyeceğiz ne dersin? Aklımda şöyle bir reji var, şunların oynamasını düşünüyorum” diyerek teker teker aklındakileri yine anlattı bana. Anlatamayacak hiçbir şeyi yoktu çünkü annemin. Hayatı boyunca yapmayı en iyi bildiği şeyi 9 yıllık yasın ardından yine yapmak istiyordu. İlk günkü aşkıyla, babama ve tiyatroya olan özlemiyle yeniden sarıldı mesleğine. O da pes etmemişti ve etmeyecekti. Yüzlerce yasak, gözaltılar, polis baskınları, mahkeme salonları, nezarethaneler, mühürlenen salonlar, ödenemeyen ev kiraları, ödenemeyen otel odaları için haciz konulan eşyalar ve kesilen telefonlar onu da pes ettirmemişti. Bugün o pes etmeyen annem ve babamın sayesinde 47 yaşında bir kardeşim var. 47 yıldır Kültür Bakanlığı’nın o tırnak içinde “değerli” katkılarına başvurmadan hayalini gerçekleştirmekten korkmayan bir kardeşim var.  Benden 15 yaş büyük ve bana hâlâ yol gösteren, pes etmemeyi öğreten… Başımıza gelenleri hatırlatan ve başımıza gelecekleri haber veren benden 15 yaş büyük bir kardeşim var. Anlatamayacak hiçbir suçu yok çünkü. Eğer suçsa tek suçu “tiyatro yapmak!” olan bir kardeşim var 47 yaşında, başımın en tatlı belası olan.
 
Lafı çok fazla uzattım, biliyorum. Ama dile kolay, 47 yılı anlattım size. Anlatamayacak hiçbir şeyim yok çünkü. Tıpkı bugün hâlâ oyunu yasaklanan Onur Orhan’ın, Caner Erdem’in, Barış Atay’ın ve Pınar Yıldırım’ın bundan yıllar sonra çocuklarına anlatamayacak hiçbir şeyleri olmaması gibi!
Bugün 32 yaşındayım ve artık “vatan haini” ve “komonist” kime denir çok iyi biliyorum. Tek bilmediğim ve hâlâ merak ettiğim şey ise dün ve bugün oyunlarımızı yasaklayan valiler ve koltuk seviciler evlerine gittikleri zaman çocuklarına ne anlatıyorlar? “Bugün bir oyun yasakladım çocuuuuum, üfffh görmeliydin” diyebiliyorlar mı mesela?
 
Ben Barış’ın Asi Baran’a anlatamayacak hiçbir suçu olduğunu düşünmüyorum! Peki ya sizler ey koltuğundan kıymetlisini kaldırmaktan, koltuğunu kaybetmekten korkan efendiler! Gece evlerinize gittiğinizde çocuklarınıza rahatça sarılabiliyor musunuz? Çocuklarınıza başımıza getirdiklerinizi ve başımıza gelecekleri anlatabiliyor musunuz? Sizin anlatamayacak o kadar çok şeyiniz var ki çocuklarınıza! Anlatabiliyor musunuz?
 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı