Misafir Sandalyesi

Emrah Eren / Jubilelik

Emrah Eren
Emrah Eren
“Herkes vitrinde olmaya can atıyor, inziva bilinci yok oldu, görünürlük anksiyetesi bir varoluş biçimine dönüştü. Birden çok uyaranın eşlik ettiği yaşamımız kendini gösterme sergüzeştinden ibaret. Kaybolamayan insan… Mahremiyetini yitirmiş insanın trajedisi bu.” diyor Pınar Doğu bir makalesinde. Bu trajedi ile yaşamayı öğrenmek kaldı bize. Öğrenemeyenler ya da reddedenlerin oyun dışı kaldığı bir esrime hali bu. Selfie çubuğu olanlar ve olmayanlar… Yeni düstur: “Göründüğün kadar ol”.
Doğası gereği görünmenin ve görülmenin mutlak gereklilik içerdiği tiyatro sanatı bir yandan yeni çağın bu trajedisini avantaj olarak kullanırken bir yandan da üretim için gereken o ‘görünmez alan’ı koruyabilmenin zorluğuyla mücadele ediyor. Artık sanatta sadece skor önemli: Tıklanma sayısı, seyirci sayısı, eleştiri sayısı, izlenme oranı, kaç salonda oynadığı, kişisel sergi sayısı… Hayat gibi… Bir hiç uğruna üç beş kişi hayatını kaybettiğinde umursamayan bizler yine aynı hiç uğruna yüz kişi hayatını kaybettiğinde ulusal yas ilan edebiliyoruz. İşin tuhafı bu yalana ve döngüye ikna olmaya dünden razıyız. Gerçek bir trajedi…
Peki, bu trajediyle başetme yöntemi olarak “Nasıl Bir Tiyatro?”
On beş yıllık tecrübeden bana kalanlar:
Yapmak istediklerine 3Z ile ulaşırsın genellikle yaşamında. ‘Zaman’ıysa ve ‘zemin’iyse ‘zuhur’ eder çabaladıkların. Fazlasını kaşırsan ya daha fazla kaşımak gelir içinden tatlı tatlı ya da kanırtıp yara haline getirirsin olmayanı.
Mesleğine yaklaşımın da yaşadıklarınla paralel ilerler. Aşıksan aşıksındır, tutkulusundur mesleğine de. Şefkatli günlerinde mesleğinden de şefkat beklersin. Mutsuzsan, mesleği de bırakma arifesindesindir. Çocuğun olduysa sorumluluğun artmıştır, farklıdır artık mesleğe bakışın. Ölümü yaşadıysan boş verirsin her şeye, mesleğine de…
Çözmek değil de çözmeye yakınım galiba. Ve çözmeye her yaklaştığımda daha da uzaklaşıyor yanıtı her şeyin. Yok olarak var olmaya yaklaştığımı fark ettim. Ne kadar “yok”san o kadar “var”sın aslında. “Kendi”ni değil “Ay”ı gösterdiğin zaman “var”sın. *
Seyirci de öyle, aynada sadece kendini değil başkasını da gördüğünde “insan”!
İşimiz bu: insanı, insana, insanca… ilk kez tiyatro
Sadece bizim işimiz mi peki bu şiar?
Seyirci neye, ne kadar hazır bizimle
insan olmaya
insanla olmaya
insanca anlaşmaya?
Sorular sormaya, yanıtlar aramaya?
Görmeye, görmezden gelmemeye?
Bir şey yapmaya ve hiçbir şey yapmamaya,
var olmaya ya da yok olmaya?
Galiba
Mesele bunda…
 

 *Kabuki tiyatrosunda “aya bakmak” denilen ve oyuncunun işaret parmağıyla gökyüzünü gösterdiği bir hareket vardır. Bir oyuncu hayal edelim: Çok yeteneklidir; bu hareketi çok zarif bir şekilde yapar; seyirciyi, yaptığı hareketin güzelliğiyle büyüler, herkesi bu konudaki ustalığına hayran bırakır. Başka bir oyuncu hayal edelim: O da aynı hareketi yapar, ama seyirci hareketin zarafetinin farkına varmaz, ayı gösteren oyuncuyu değil, oyuncunun işaret ettiği ayı görür. Yoshi Oida’nın gönlü, seyirciye ayı göstermeyi başaran oyuncudan, yani “görünmez” olabilen oyuncudan yanadır. Geliştirdiği oyunculuk metodunun özü de budur. (Görünmez Oyuncu, Yoshi Oida-Lorna Marshall, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, Sahne Sanatları Dizisi – Özlem Turhal )

 

Makale Altı Reklamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı