Köşe Yazarları

Ece Zereycan / Korkmakta Haklılar

Demir parmaklıklar ardında bir adam…
Yaşam kavgasını, aşkı, esareti geride bırakıyor bir kış günü.
Hem de son derece acı bir şekilde.
Bir hapishanede, donarak can veriyor ve son buluyor yaşamı…
Hava buz, yürekler buz…
Orhan Kemal’in “72. Koğuş” eserinin son sahnesi böyle biter. O tiyatro oyununu izleyişim çocukluk yıllarıma denk geliyor. Hayatı, haksızlıkları, ‘iyi’ olmayı, ‘kötü’ olmayı, en geniş anlamıyla ‘insan’ olmayı sorgulamaya başladığım, düşüncelerle dolu bir zihinle tiyatro salonundan ayrıldığımı hatırlıyorum. Yaşamın ta kendisi vardı sahnede ama benim o yaşıma kadar şahit olmadığım bir gerçekliği tokat gibi suratıma çarpmıştı sanki. Oyun elbette etkileyiciydi ama bende kalan oyundan çok, yaşama ve insana dair yüzlerce soru ve öğrenme, bilme açlığıyla oradan ayrılışım… Ardından gelen yeni oyunlar izleme isteği, yeni sorgulamalar, yeni denklemler ve zihnimde açılan yeni kapılar şeklinde devam etti bu döngü.
akm5Sanat ve edebiyat zihnimizde kapılar açar… Yeni yeni dünyalar belirir zihin coğrafyamızda. Bir düşünce yapısı, bir kimlik verir insana. Tiyatro sanattır, edebiyattır, politikadır; yani yaşamdır, insandır, aynadır. İnsanı, yaşamı anlamayı sağlayan; kendimizi, benliğimizi dolayısıyla dünyayı algılamamızı sağlayan bir ayna… Bu yüzden her dönem ‘erk’i ürkütmüştür sanat ve sanatçı. Çünkü algısı genişleyen insan sorgulamaya başlar. Erk ise düşünen, sorgulayan, hakkını arayan değil; güce biat eden kitleler ister yönetimi altında. Tiyatro, Shakespeare’in tanımlamasıyla ‘çağının aynası’dır. Politikacıların kendi yansımalarını bu ‘ayna’ da görmek istememelerinin nedeni aynada görecekleri akislerindeki kendi ‘çirkinlikleri’yle yüzleşmek istememeleri ve gerçekliği halkın görmemesidir kuşkusuz. Belki de hepimizin bildiği gerçekleri yüksek sesle haykırdıkları; her fikrin, olgunun diyalektik bir okumasını da yaşama dahil edebildikleri için korkar siyasetçi sanattan ve en çok da tiyatrodan. Bilirler ki ‘tiyatro’ yaşamın taaaaa içine en kolay nufüz edebilecek enerji ve sıcaklıktadır; çünkü yaşamın ta kendisidir ve ‘çağın yansıması’dır yani gerçektir, yaşamdır. O yüzdendir ki iktidarlar; paraya tapan, yozlaşmışlığın mimarı kalemşorlarıyla beraber her dönem sanata ve sanatçıya saldırmışlardır. Tıpkı geçtiğimiz günlerde ismini zikretmeye bile gerek olmayan bir gazetenin(!) yazarı(!)nın tiyatrolarla ilgili “devrimci kodaman”lara, “homoseksüel”lere, “lezbiyen”lere ve her türlü “Sol-Sosyalist ideoloji”ye kucak açılmış, kollanmış, korunmuş ama, “bizden” denilen yöneticiler, yine “bizden” olan sanatçılara kapılarını kapatmış, onları yok saymış, bir anlamda “manevi işkence” uygulamıştır!…’’ gibi sığ bir yazı kaleme almıştır. Tiyatrocuları da ‘sizden’ – ‘bizden’ diye ayırmaya, oraları da karıştırmaya and içilmiş belli ki… Bu yazının özünde para hırsı ve cehaletten başka şey bulabilmek imkansız. Cahil bırakılacak halk en kolay yönetilebilir olanları.Tek istenen bu! Çünkü korkuyorlar. Karşılarına duvar gibi dimdik dikilecek ve gerçekleri yüzlerine çarpacak halktan korkuyorlar. Kormakta da haklılar. Korkmalılar da… Bir gün aydınlık bir geleceği hep beraberce oluşturmayı başarıp bu cehaletin kökünü kazıyacağız çünkü!
Toplumuzda vicdanın ve şiddetin sorgulandığı bu günleri aşmamızın en doğru ve kolay yolu da buradan geçer. Bu, sanata ve sanatçıya destektir. Tiyatroyu Anadolu’da yaygınlaştırmaktır. Toplumun, kendisi ve dünyayla yüzleşmesine izin verilmesidir… Sanata değer veren ülkelerdeki yaşam koşullarını düşünün. Ekonomileri dengeli ve gelir dağılımı daha adaletlidir oraların. Sanat, üretimi artırır çünkü. Yaratıcı toplumlar ekonomiye de insana da hayata da katkı sağlar. Yaşanan acıların, sevinçlerin sanata yansımasına kapalı olan toplumlarda ise sadece at gözlüğü takmış insan yığınları vardır. Önünü görür, çevresinde olan bitenleri göremez, bilemez, soyutlanır. Kendilerine dayatılan renkli, ışıklı avm dünyalarında hayali birer varlık olur, hayatta tek bildiği şey tüketim olan bir toplum sadece. Üretime değil tüketime kodlanmış, AVM’lerde yiyen, içen, tüketen birer robot… Etrafınızdaki insanları düşünün. Sokakta, otobüs duraklarında, metroda, çarşıda, pazarda yüzleri asık, kaygılı, mutsuz, yitik, kafasında dünyaya değil ödenecek faturalara dair soru işaretleri ve hüzünlü bakışlarıyla yaşama karışmaya çalışan binler, milyonlar… Evet sadece ‘sayı’ onlar, sanat olmadan, tiyatro olmadan sadece ‘binler ve milyonlar’…
İnsanların psikolojisi, morali nasıl bir ülke ve toplum olacaklarını ve kalıcılıklarını belirler. İktidarların istediği bilinçsiz toplumlar mı, ‘kültürel kalkınmayı’ yakalamış, aynayı siyasetçilerin yüzüne tutabilecek cesaretteki, algısı açık, düşünen, sorgulayan toplumlar mı daha kalıcı sizce? Bence ikincisi… Bu yüzden yaklaşan seçimler öncesi ekonomi, adalet vb. sorgulamaları siyasetçilere yönelttiğimiz şu günlerde, partilerin sanat politikalarını da sorgulamak en akılcı şey olmalı. Hiç sorguladık mı bunu? Sorgulayalım ve talep edelim! Çünkü insanca, hakça ve eşit, özgür günler görmek hepimizin hakkı! Sanatlı günlere… Sevgiyle…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı