Köşe Yazarları

Ece Saruhan / Kıpırdayın, Çekiyorum

Kıpırdayın, Çekiyorum
“…Nikaragualıları dinledim, evlerini anlattılar, ta oraları, eski bir general varmış, sabahtan akşama kadar ormanda bir yerlerde yatıp kalkıyormuş, adam basıp gitmesin diye bir yere yemeğini ayağına götürüyorlarmış, kıpırdayan bir şey gördü mü basıyormuş tetiğe, cephanesi bitince cephane de götürüyorlamış, bunun askerleri de kuşatmış ormanı, onlar da aynı, yaprakların arasında bir şey mi kıpırdadı, sınırda bir şey mi oynadı, rengi ağaçların rengine benzemeyen bir şey mi gördüler ya da hiç kıpırdamayan bir şey mi var ağaçlar gibi, sıkıyorlamış kurşunu, onlar anlattı ben dinledim, ben anlattım onlar dinledi, sonra dedim ki kendime: her yer aynı bok, kıçına tekmeyi basmalarına izin verdikçe daha çok yabancısın, onlar orada geberip gidecek, ben burada kıpırdamak isteyenler, dağlarda, göl kenarlarında, ormanlarda saklanıyor oralarda, sonra geliyor bir general askerleriyle, basıyorlar dağları, gölleri, dalıyorlar ormanlara, sıkıyorlar kuşunu kim kıpırdadıysa, asıl da rengi başka olanlara sıkıyorlar, ağaçların, taşın, suyun renginden başka olanlara, onlar gibi kıpırdamayanlara sıkıyorlar asıl,  dinledim bunları, sonra durdum, dedim ben kıpırdamayacağım, burası benim evim, iş yoksa, çalışmıyorum ben de, iş ağzıma sıçıyorsa, iş kıçıma tekmeyi basıyorsa, ben de çalışmıyorum bir daha, ben yatıp uyumak istiyorum, bir kerecik derdimi anlatmak istiyorum, şöyle uzanıp çimlere, ağaçların gölgesine, bağıra çağıra konuşmak istiyorum, bağıra çağıra konuşabilmek istiyorum, sıkacaklar mı kafama konuşursam, sıksınlar lan n’apayım, eninde sonunda sıkıp gebertmeyecekler mi zaten; olmaz mı diyorsun, o zaman gidip saklanacaksın ormanın dibinde, sonra da kıpırdadığını görünce bir güzel tarayacaklar, ama s*keyim olsun be, en azından sana söyleyeceklerimi söylemiş olurum…”
 
KOLTES EŞLİĞİNDE YÜZLEŞME
Yukarıdaki cümleler bir tiyatro söyleşisi öncesinde, seneler sonra yeniden okuduğum Bernad-Marie Koltès’in ‘Ormanlardan Hemen Önceki Gece’sinden… Yazar Fransız, oyunda bunları söyleyen karakterin adını bilmiyoruz, zaten önemi de yok. O, giderek vahşileşen, öldürmek için yaşayanların ekseninde dönen bu dünyada kendini bir yabancı hatta çoğu zaman yalnız hissedenlerden biri. Benim gibi… Metinle yeniden buluşmam Charlie Hebdo katliamının olduğu döneme denk geldi. Bu yazıyı, Hrant Dink suikastının 8’inci yıldönümünde yazıyorum.  Siz düşünün artık ruh halimi ve Koltès’in satırları arasında nelerle yüzleştiğimi, nasıl canımın yandığını, vicdanımın nasıl sızladığını, iç sesimin çığlık çığlığalığını… Metinde geçen ‘kıpırdamak’ fiili öyle derinden yakaladı ki beni, tüm benliğimle birlikte kalemimin de kıpırdaması kaçınılmaz hale geldi. Kıpırdatmak; önce içinizi ve sonra belki de hayatın içindeki sizi… İşte satırların, dizelerin, repliklerin, notaların, çizgilerin, renklerin sanatın hep bahsettiğim sihri…
 
BAŞLICA YAŞAM BELİRTİSİ
Kıpırdamak başlıca yaşam belirtisi… Biz birini kıpırdamadan yatarken gördüğmüzde “Öldü mü acaba?” diye yaygara koparmayı millet olarak çok iyi biliriz ama nasıl bir tezattır ki kendi kıpırmadan, ölü toprağı serpilmiş gibi yaşama halimiz rahatsız etmez çoğumuzu. Kıpırdamanın tehlikeli, kötü hatta ayıp olduğu öğretilmiştir çünkü bize. Düşünsenize, çocukken kıpırdarsın ailen “Uslu çocuk ol, yaramazlık yapma” der. Devam edersen, azarı çeker. Okul çağında derste kıpırdadığında sınıfın ötekisi ilan edilirsin. Kıpırdayanların, konuşanların adları tahtaya yazılır, tek ayak üzerinde yine kıpırdamadan durmaları istenir, cetvel ellerinin üzerinde kıpırdar, şekli değişse de mutlaka bir cezası vardır kıpırdamanın. Kız çocukları “Aman yatakta fazla kıpırdama, kıpırdarsan seni yollu zannederler” diye büyütülür bu ülkede. Erkek çocukları ise penislerinin kıpırdamasının dünyanın en matah şeyi olduğu söylenerek. O penis kendine rızası olmadığında diklendiğinde bile kadının tepkisinin kıpırdamamak olması beklenir. Yine kıpırdamak kaynaklı bir kılıf bulurlar bu vahşete; “Kadın kuyruk sallamıştır, kıpırdamasaydı bunları yaşamazdı” denir geçilir. Bu arada erkeklerin de gözyaşlarına kıpırdamamak kodlanır. Malum ‘erkek adam ağlamaz’. Bu şekilde büyütülen kişi cinsel organ kontenjanından erkektir erkek olmasına ama adam olamaz, insan olamaz.
 
ELLER YUKARIDA KALMIŞ, DONLAR AŞAĞIDA
Bu liste daha böyle uzar gider, maalesef gidiyor da… Biz kıpırdamadıkça daha çok ateş ediliyor, her gün başka bir yerimizden vuruluyoruz. Çocukken aramızda oyun oynarken “Kıpırdama, eller yukarı” der ardından da espri olsun diye “Donlar aşağı” diye eklerdik. O donlar gerçekten aşağı inmiş. Kıpırdamama halinden ne ellerimizi aşağı indirebilmiş, ne de donlarımızı yukarı çekebilmişiz. Karanlığın, korku hegemonyasının ortasında kalakalmışız öylece. Üzerimizden geçen geçene… Bizim dışımızda tüm kainat, doğa, zaman hareket halinde; biz yaşayan ölü rolünde… Yer yerinden oynuyor, bizim kılımız kıpırdamıyor. Bu kıpırdamama hali yüzünden aşkın bile canına okuduk. Hakkını vermek yerine “O kıpırdasın, ben adım atmam” egosuna kapılıyoruz. Birileri “Kıpırdamayın çekiyorum” demiş ve bizi dünyanın en çirkin fotoğrafının içine hapsetmiş. Sadece poz kestiğimiz, üstelik bize dayatılan pozu kestiğimiz bir fotoğrafın içine! Oradan çıkmak için kıpırdamak gerekiyor. Koltès’in de dediği gibi eninde sonunda sıkıp gebertmeyecekler mi zaten, önlerinde hiç kıpırdamadan hazır olda durana bile ateş etmiyorlar mı çıkarlarına ters düştüğünde? O halde kıpırdamamak niye?
Düzenin elinde kukla olup birileri tarafından kıpırdatılmak yerine, kendi bedeninin, fikrinin, vicdanının sahibi ol, kıpırda! Sahibin sesi olmak yerine, kendi sesinin sahibi olmayı seç! Kıpırda ki son nefesinde “Yaşadım” diyebil. Kıpırda; kıpırdamazsan, kıpırdamazsak nasıl çıkar bu zifiri karanlık aydınlığa?
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı