Ayın Konuğuyaz halleri

Çiçek Dilligil / Umutsuzluğun İçinde Bulmaya Çalıştığım "Umut" Var!

Selamlar Sevgili Müstehak’çılar…
Yaz halleri röportajlarımız devam ediyor. Kısa bir ara verdik bir sürü güzel şeyle uğraşıyoruz son dönemde.Hepsinden bahsedeceğiz sırası geldiğinde ben lafı çok fazla uzatmadan bu haftanın konuğuna bırakıyorum köşeyi…
Bu haftanın konuğu bir oyuncu, yönetmen, öğretmen, Ardahan’ın annesi, Bora’nın biricik eşi Çiçek Dilligil…
Çiçek,
Sen konuya hakimsin ama ben bir kez daha anlatmak istiyorum. Normalde biliyorsun, bizde bu röportajları Sevinç(Erbulak) yapıyor ama tüm yazarlarımız tatilde olduğu için Iraz ile devraldık bu görevi; şimdi sen bize bir sayı söylüyorsun, biz sana soruyu soruyoruz. Evet hadi başlayalım, bir sayı alayım.
Çiçek Dilligil: Tamam o zaman 16.
G.Z.G.: 14’e kadar sorularımız (Gülüşmeler)
Ç.D.: O zaman 8.
G.Z.G.: Sahnede başına gelen en iyi şey nedir?
Ç.D.: En iyi şey? Müşfik Kenter ile aynı sahneyi paylaşmak.
G.Z.G.: Peki başına gelen en kötü şey nedir?
Ç.D.: Müşfik Hoca’nın şakalarına maruz kalmak. (Gülüşmeler)
G.Z.G.: İlk hatırladığın bir tanesinden bahseder misin?
Ç.D.: Tabii ki. Hoca çok fena şakalar yapardı. (Bu sırada kahveasd siparişlerimizi  veriyoruz; bir orta bir de sade. Anlaşılan röportajın devamı biraz sade biraz şekerli olacak) Hocanın şakaları çok çok meşhurdur zaten. Rahmetli Kamran Usluer’e çok şaka yaparmış. Onlar efsanedir, hep anlatılırdı; hatta ben de dinlediğimde böyle kahkahalarla gülerdim ama kendi başıma geleceğini hiç düşünmezdim. Bir gün, yine turneden dönüyoruz, artık Gemlik’e doğru yaklaşmışız, yolda oralarda pilin biterdi hep. Tam uyuyorsun, Hoca böyle hızlıca dürter uyandırır seni: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, şaşırma!” derdi, hepimiz çok gülerdik. Bana yaptı hatta bir gün, ben yine çok gülmüştüm ilk yaptığında, hatırlıyorum. Sonra bir oyun boyunca – bu arada “Maskeli Süvari” oyununu oynuyoruz – kulağıma: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, şaşırma!” diyor. Ama boşta durduğu her an bunu fısıldıyor kulağıma; “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, şaşırma!” içimden, “Hocam ne olur yapma” diyorum güleceğim” yine yapıştırıyor “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, şaşırma!”  Diyorum ki, daha ne kadar söyleyebilir bunu? O kadar çok güldürmüştü ki beni unutamıyorum o günü! Hatta bu olayı yakın ailemden herkes bilir, oradan geçen herkes bana “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, şaşırma!” diye mesaj atıp geçer. Tabi ki sahne anısı çoktur: düşmeler, kalkmalar, ezber unutmalar, ama bu benim hayatımın en önemli anısıdır işte. Düşünsene, yani Müşfik Kenter sana şaka yapıyor; hayatının en güzel ama en korkunç şeyidir.
G.Z.G.: Çok güzelmiş ve çok ürkütücü gerçekten. Hadi geçelim bu soruyu, alayım bir rakam daha.
Ç.D.:4
G.Z.G.: En sevdiğin replik ve tabi ki hangi oyundan?
Ç.D.: Shakespeare muhtemelen… Mesela bak şeyi çok severim: Hamlet oyununda Ofelya’nın ölümünden sonra Gertrude: “Dertler geldi mi tek tek gelmiyor ki, hepsi üst üste geliyor.” dediği yer, Hamlet’in tiratlarının her biri. Özellikle “Ah bu kaskatı beden bir dağılsa” diye başlayan tiratı. Shakespeare’in bütün dizeleri benim için birer başyapıt söz. Hadi geçelim bunu da 2 diyelim.
G.Z.G.: Oynadığın karakterlerin arasında en sevdiğin hangisi?
Ç.D.: Sevgili Yelena Sergeyevna’daki kız öğrenci. Çok sevmiştim onu. Çok güçsüz gibi görünen ama çok güçlü bir karakterdi. Eğitim sistemini müthiş eleştiren bir oyundu. Her zaman eğitim sisteminin içindeyim. Hocalık yaptığım için, anne olduğum için, biraz farkında olduğum için… Eğitimin ne kadar önemli olduğunu biliyorum çünkü…  O zamanki bilinç başkaydı ama daha öfkeliydik sisteme. Üniversiteli olmak da birinci dereceden öfkeli olmaktır ya zaten… O yüzden eğitim sistemini şahane eleştiren bir oyundu. Bir de ilk defa Yıldız Hoca’yla sahneye çıktığım bir oyundu. Bir de Adalet Ağaoğlu’nun “Çok Uzak Fazla Yakın” oyunundaki sözlerini kurmak çok heyecanlandırmıştı beni.
G.Z.G.:  O zaman bir rakam daha…
Ç.D.: 12
G.Z.G.: Sahilden 20’li yaşların geçiyor ona neler söylemek istersin?
Ç.D.: Hiiiiii! Ah canım başına neler gelecek! (Kahkaha) “Hiçbir şeyin farkında değilsin, seni neler bekliyor!” demek isterdim. Ama bunu demeyebilirdim de, çünkü yaşadığım en büyük trajedi bile beni çok başka bir yere getirdi. O yüzden ben her şeyi koşulsuz seviyorum. Kayıplar, doğumlar, ayrılıklar, mutluluklar, hepsi çok güzel ama “Başına neler gelecek senin!” demek isterdim elbette; tatlıca uyarmak gibi. (Gülüşmeler) Hadi geçelim bir sonraki soruya 1!
G.Z.G.: Şu sıralar gündeminde neler var?
Ç.D.: Şu sıralar gündemimde ne yazık ki tatsız bir ülke var. Can acısı var, umudun içinde umutsuzluk var yani umutsuzluğun içinde bulmaya çalıştığım umut var. Çocuklar var, gençler var, kaygı var. Bütün bunların yanında müthiş bir inanç var. Çünkü o gençlere karşı hem çok inançlıyım, çok inançlı olduğum için de bu kadar kaygılıyım aslında. Gezi’yle birlikte şu anda nasıl bir gençliğin olduğu gözlerimizin önünde, o yüzden umudum çok yüksek. Ama onların başına gelebilecekleri düşündüğümde kaygım çok büyük. Hiç anne bir yerden söylemiyorum bunu. Tam olarak topluma bakış açım bu yönde. Mutsuzum, daimi bir mutsuzluk var. Mutlu olduğum her anın içinde niye böyle olduğunun bildiğim ama ötelemeye çalıştığım bir mutsuzluğum var. Çok yoğun bir mutsuzluğum var ama bunun için de böyle zamanlarda sanata – benim için öncelikle tiyatroya, tiyatro metinlerine ve bütün bunlara – yaklaşmaya çalışarak kurtulmaya çalışıyorum bunun içinden. “Artık ne yapabilirim?” ya da “Artık ne yapılabilir ki?” sorusunun cevabını tiyatroda görüyorum. Çelişkiliyim yani, tatsızım. Yani gündemimde içinde bulunduğum ülkemin, toplumumun mutsuzluğu var. Bu yüzdende mutlu olabilen ya da -mış gibi yapabilen herkese çok şaşırıyorum. Duyarsızlıklara çok şaşırıyorum, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılara çok şaşırıyorum. Karmakarışık bir şey yaşıyorum. Şaşkınım da bak aynı zamanda…
G.Z.G.: Peki proje var mı? Onlardan da bahsedelim mi biraz ?
Ç.D.: Var. Okul açıyoruz. Zaten 12 senedir yoğun bir şekilde hocalık yapıyorum. O deneyimleri de artık başka bir yere taşımak için bir okul açıyoruz “PsikoSahne” yine MSM Aktör Stüdyo devam ediyor ya da Eyüboğlu Koleji benim bebeğim gibi artık. Işıl Yücesoy’dan devraldım, orası hala senelerdir devam ediyor. Şimdi de yeni bir okul açıyoruz. Ekranla ilgili daha kapsamlı şeylerin olacağı bir okul açmak istiyoruz. Tiyatroya, öbür taraftan, zaten devam ederken ekranla alakalı bir takım şeylerin disiplinini anlatmak

istiyorum mesela. Oyuncu disiplini her yerde çok önemli… Teknik farklılıklar var aslında ekran ve tiyatro arasında. O teknik farklılıkları da öğreterek, odisyona nasıl girilir, ışık nasıl alınır, role nasıl hazırlanılır ve ondan sonrasında ne yapılır? Çünkü bana gelen öğrencilerin %95’i “Şimdi ne yapacağız?” diyorlar. “Eee, okuduk şimdi ne yapacağız?” Şimdi ne yapabileceklerini önceden göstermek istiyoruz 8 aylık eğitimin içinde. Dizi ve filmlerle daha çok dirsek temasında bulunacağız, yapımcı ve kast direktörüyle  de çalışıyor olacağız. Onları mutfağa da sokacağız. Daha temiz, daha kapsamlı bir öğreticilik yapmak istiyorum aslında. Anlamıyorum herkes oyuncu olmak istiyor, tamam çok güzel bir meslek ama doktorluk da güzel bir meslek ben doktor olmak istemiyorum. Sen niye oyuncu olmak istiyorsun diye soruyorum. Bilmiyorlar! Hayallere çok saygı duyuyorum ama elmalar armutlar biraz birbirine karışmaya başladı. Bu karışımın içinde daha temiz ve kapsamlı bir yer yapmaya çalışıyoruz. Sonra Ethel’le bir oyun çalışıyoruz. Murat İpek yazıyor, ben yönetiyorum. Ethel(Mulinas)’in yeniden doğuşu gibi bir şey bu. Tüp mide ameliyatıyla ilgili. Şu anda çağımızın obezite ile savaşmakta bir numaralı silahı tüp mide. Ethel de böyle bir ameliyat oldu; 40 küsur kilo verdi, vermeye de devam ediyor. Bunu bir sosyal sorumluluk projesi olarak görüyorum. Gerçi günümüzde artık bir kadın olarak kendine bakmak mecburi, çünkü; kadınların öldürüldüğü, dövüldüğü ve kimsenin ilgilenmediği bir toplumda kadına dair bir şeyler yapıyor olmak güven veriyor. Kendine inanmak, kendine güvenmek çok önemli çünkü. Bunlar da insana iyi gelen hareketler. O yüzden Ethel’n Yolculuğu diye bir şey yapıyoruz. Ethel’in hikayelerinden yola çıkarak biraz kadın sorununu, biraz bağımlılık sorununu irdeleyen bir metin oluşturuyor Murat İpek; eğlenceli, kabare tadında, hafiften şarkılı, derdini anlatan bir kadın işi yapıyoruz. Afife Ödülleri devam ediyor bir yandan. 3 yıllık anlaşmamız bitmişti, şimdi 3 yıl daha uzattık. Büyük keyifle yaptığım bir iş. Çok oyun izliyorum. Genel olarak çıkarımım da şöyle oluyor: O kadar iyi oyuncular, o kadar iyi performanslar var ki neden bunlar bir araya gelip beraber bir şeyler yapmıyorlar diye de çok üzülüyorum zaman zaman. Eğer jüri üyeliği yapmasaydım bu kadar istikrarlı oyun izleyemezdim. Ne yapmalı ve ne yapmamalı çok öğreniyorum bu sayede. 3 sene daha bol bol salonlarınızda olacağım.
G.Z.G.: Biz de salonlarımızda bekliyor olacağız sizleri. O zaman bir rakam daha alayım.
Ç.D.: 10. soru diyelim.
G.Z.G.: Tiyatro(Hâl) ve Gazete Müstehak hakkındaki düşüncelerini bizimle paylaşır mısın?
Ç.D.:  Tiyatro(Hâl) benim için öncelikle çok önemli; yine Müşfik Kenter hayranı biri gibi gözükeceğim ama hangimiz değiliz ki? Tiyatro(Hâl)’de Müşfik Hoca’nın askerleri var diyorum hep. İlk Adiller oyunuyla tanıştım ben Tiyatro(Hâl) ile, o oyunun sonunda zıpkın gibi verilen bir selam gördüm ben. Oyunu da çok sevdim ben, gerçi bir perdesine taptım ama bir perdesine itirazım var. Her şey bir yana o sonundaki selamda gözlerim dolmuştu; işte demiştim, benim hocamın askerleri demiştim. Bir başka özelliği de var; salona girdiğin gibi Müşfik Hoca’nın ve Kadriye Abla’nın fotoğraflarıyla karşılanmak beni çok heyecanlandırıyor. İstikrarlı olduğu için, direndiği için, dişiyle tırnağıyla var olma çabasını gösterdiği için, ödün vermediği için çok önemli. Yani bu hâl’ler güzel haller. Müstehak’a gelince, ilksiniz değil mi? Yani bu alternatiflerin içinde ilksiniz, evet. Son dönemde bir tiyatro dergisi olarak ilksiniz. İlk olmanın çok büyük emeği var. İçeriğine bayılıyorum. Okuduğum her şey beni ilgilendiriyor. İlgilendirmeyen hiçbir şey yok. Ben bu siyah beyaz halini çok seviyorum açıkçası. Daha bir tiyatro tiyatro geliyor bana. Eğer olur da bir gün renklenirse pop magazin olur mu diye bir kaygım var.
G.Z.G.: Aslında biz biraz boyutundan yana sıkıntı yaşıyoruz. Büyük ve katlanamaz olduğundan boyutunu biraz küçültüp daha göz önüne koyma şansımız olacak ve o zaman daha çok kişiye ulaşacağız gibi geliyor bana.
Ç.D.: Evet, boyut konusu doğru. Ama ne bileyim, daha çok hayatımız siyah beyaz olduğu için belki de. Renk bende yok. Gerçekten ne hissediliyorsa o aktarılıyor, onu seviyorum. Didaktiklik asla yok. Köşe yazılarınızı çok seviyorum, Sevinç’in röportajlarına bayılıyorum. Kulisi anlatıyor ya bu gazete, o yüzden çok seviyorum. Bana kulis gibi geliyor, mutfak gibi bu gazete. Ama tabi ki seyirciyi ilgilendiren şeyleri de var. O zaman şimdi de 5 diyelim.
G.Z.G.: En çok kullandığın kelime ya da cümle?
Ç.D.: Bizim bir grubumuz var, sabit 4-5 kişilik Bora(Öztoprak), Emre (Kınay), Gökhan (Pasakan) ve ben. Bu grubun yanına 3-4 kişi daha eklenir yanımıza sonra herkes birbirine “Bir şey söyleyeceğim” diyerek başlar söze. Ben de artık dayanamayıp bir gün dedim ki: “Arkadaşlar, bir şey söyleyeceğim demekten birbirimize bir şey söyleyemiyoruz.” Ama benim nedir acaba ya? Oğluma soracağım bir dakika. Ardaahaaan! Ben en çok ne kullanırım kelime ya da cümle olarak?
Ardahan Öztoprak: Bir aralar şey diyordun… Dur hatırlayacağım, hatta çok dalga geçiyorduk seninle ama onu bıraktın artık..
Ç.D.: Tamam bıraktığın diyorsan, o geçmiş gitmiş artık. Şu an kullandığım ne? Dur bakalım bilmiyoruz bulacağız bu soruyu.
A.Ö.: Aşkım, diyorsun anne.
Ç.D.: Aşkım tabi ki de çok derim. Kocama ve oğluma sürekli seslendiğim için. (Gülüşmeler)
A.Ö.: Hatırladım anne. “Bunun adını koyalım” diyorsun.
Ç.D.: Evet ya, niye böyle bir şey bilmiyorum ama onu diyorum en çok:IMG_9907 “Adını koyalım” Tamam bunu da bulduk. 3 diyelim.
G.Z.G.: En sevdiğin tiyatro oyun yazarları?
Ç.D.: Shakespeare, Shakespeare, Shakespeare! Çok var ama Shakespeare’in yanına koyamıyorum. Bayılıyorum bir sürü yerli ve yabancı ama Shakespeare tek kalsın. Trajedileriyle, komedileriyle kaçıncı yüzyıldan kaçıncı yüzyıla kadar gelmiş. Çok özel ve hep öyle kalacak.
G.Z.G.: O zaman bir rakam daha alayım?
Ç.D.: 4 demiştik değil mi?
G.Z.G.: Eveet.
Ç.D.:12 Dedik, 13 diyelim o zaman. En korktuğum soru da bu şu anda.
G.Z.G.: Yarın sabah bir oyun provasına başlayacak olsan bu gece seni heyecandan uyutmayacak isim kim olurdu?
Ç.D.: Ben yönetmen olursam heyecandan hangi isim uyutmaz beni…? Tabi ki Genco Erkal! Oyuncu olarak da biri tarafından yönetilmek kısmına gelirsek; aslında o kadar çok var ki ama rüya olacaksa dur bakalım bulacağız. Mehmet Birkiye olabilir, Ayşenil Şamlıoğlu olabilir ama daha uzak, rüya bir şey düşünüyorum şu anda… Tamam Popovski diyelim. Şümürz beni çok heyecanlandırmıştı. Onda çok heyecanlanırdım, o yüzden Popovski olsun. Peki 14 demediysek 14’e geçelim.
G.Z.G.: Genç oyuncu adaylarına neler söylemek istersin?
Ç.D.: Çok şanslı olduklarını ama aynı zamanda da çok şanssız olduklarını düşünüyorum. Şansızlıkları şuradan,;az önce yukarıda konuştuğumuz elmalar armutlar birbirine karışıyor faslı var ya, tam bu şansızlıkları işte. Herkes oyuncu oluyor ve bu pastada birilerinin kendine dilim elde etmesi zor oluyor bazen. Ama hiç umutsuz olmasınlar, şanslı oldukları yön şu çünkü; artık tiyatro yapmak istiyorsan, eğer gerçekten çok zorlansan bile tiyatro yapabiliyorsun. Bizim dönemimizde mesela, çok insan tiyatro yapamamıştı o dönem. Bu kadar cesur değildik çünkü biz. Okuldan mezun olduklarında bu anlamda artık daha cesur olabiliyorlar. O yüzden asla vazgeçmesinler. Kendini sürekli geliştirerek, okuyarak, çizerek, izleyerek, burada ne yapılıyor görmek lazım. Yoksa sadece “adamlar neler yapıyor” demekle olmuyor, gerçekten bizde de neler yapılıyor çünkü. Kendilerini sürekli geliştirmek zorunda olduklarını unutmamaları gereken bir mesleğin içine giriyorlar. Hep çalışmak lazım! Bizi çalışmak kurtarır diyorum ve 6 diyorum.
G.Z.G.: En başa dönsek yine tiyatro der miydin?
Ç.D.: Derdim… Hiç soru işaretim olmadan. Kesinlikle derdim ama şunu da derdim; keşke sadece kapalı devre kalıp bu kadar ülkenin içinde kapalı kalmasaydım da derdim. Açılmak çok önemli çünkü. Şimdiki gibi parmağımızın ucunda değil dünya. Kalkıp gidebilmek gerekiyordu. Keşke biraz daha gidebilseydim. Şu anda daha aydınlık olabilirdim kesin.
G.Z.G.: O zaman 7-9 ve 11 kaldı, hangisini istiyorsun?
Ç.D.: 11 diyelim o zaman.
G.Z.G.: Bir sabah uyandın ve elinde bir şeyleri değiştirecek bir değnek var; neden başlarsın?
Ç.D.: Eğitim sistemi. Köy Enstitüleri’ni tekrar açmak isterdim. Öğretmenlerin atanmasını yapmak isterdim. Sistemi kökten değiştirmek isterdim. Ve sistemi yeniden yaratacak kişilerin yetkin, tarafsız ve inançlı kişiler olmasını sağlardım. Önce eğitim sistemiyle  başlayıp bütün bu SBS’ler, YGS’ler, alayını kaldırmak isterdim. Bütün bunların daha başka olduğu, daha da profesyonelleşen bir sistem kurmak isterdim. 9 diyelim o zaman şimdi de.
G.Z.G.: Hayatta bir sloganın var mı ? Varsa nedir?
Ç.D.: Olduğu kadar, olmadığı kader! Kaderci değilim ama kendimi bir yerden sonra kadere bırakmayı da severim. 7 diyorum şimdi de.
G.Z.G.: Hayatının dönüm noktası nedir?
Ç.D.: Bora(Öztoprak) net! Her şeyiyle Bora! Hayata küslüklerimle, yeniden barıştıklarımla, her şeyiyle Bora!
G.Z.G.: Son olarak, en çok eğlendiklerin kimler?
Ç.D.: Emre Kınay (Kahkaha atıyor burada) Hakikaten çok eğleniyoruz. Ben kocamla da çok eğlenirim; baş başa da büyük keyif alırız hayattan, bizim kalabalığımızın kalabalığını seviyoruz. Emre’yle gerçekten çok eğleniyoruz, Sevinç ile çok eğleniyoruz. Hele onunla yaptığımız baş başa tatiller dillere destan hale geliyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı