Köşe Yazarları

Beyti Engin / Üst Basamaklar Çok Güzel, Gelsene!

Ortaokul yıllarında tanıştım oyunculuk ile, lisenin ilk yılına geldiğimizde bize emanet edilmiş bir özel tiyatromuz bile vardı. Her yıl en az bir oyun çalışıyor ve onu en fazla iki ya da üç kez oynayabiliyorduk. Edirne, hele yirmi yıl önce daha da küçük bir şehir iken biz tiyatro ile ilgilenen beş kişi il çapında oldukça tanınıyor ve oynadığımız oyunlar ile takdir topluyorduk.
Liseyi bitirdiğim yıl konservatuvar sınavlarına girdim. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümü sınavlarında son aşamaya kadar kalmıştım, çünkü ben OLMUŞtum. Hatta Anadolu üniversitesinin ilk sınavı, Ankara’nın son aşaması ile çakışıyor iken ben nasıl olsa Ankara’yı kazanıyorum diyerek Eskişehir’in sınavına girmeye dahi tenezzül etmeyecek kadar OLMUŞtum.

Hayatımdaki oyunculuk ile ilgili “OLMAK” kısmı ilk defa tam da bu iki paragrafın sonunda büyük bir yıkıma uğradı. Sınavı kazanamamıştım, hem de son aşamada elenmiştim ve Eskişehir şansımı da kaybetmiştim.
İstanbul’daki konservatuvarların sınavları beni tedirgin ettiği için kayıt olmamıştım ve kalan tek şansım olan Müjdat Gezen Sanat Merkezinin sınavına girmeye karar verdim. Kırılan egomun parçalarını büyük bir özenle tekrar yapıştırdım ve bir anda yine OLDUM. Hatta o kadar OLDUM ki kazanırım deyip, İstanbul da bir ev bile tuttum.

Sonuç: KAZANAMADI daha da büyük bir yıkım.

1999 yılı Eylül’ü biterken İstanbul Göztepe’de kirada oturan ve kurduğu tüm hayaller alt üst olan bir ev erkeğiydim artık. Bir ay boyunca ailemin tüm ısrarlarına karşı durarak Edirne’ye dönmeyi reddedip İstanbul’da evde kendimle yüzleştim, bunun bir heves mi yoksa gerçekten bir amaç mı olduğunu iyice ölçüp tarttım. Oyunculuk bir amaçtı benim için, bunun dışında bir mesleği yaptığımı hayal bile edemiyordum.

Tam da bu aralar babam gazetede gördüğü bir ilandan bahsetti, bahsetmekle kalmadı kalktı İstanbul’a geldi ve Gümüşsuyu’nda bir apartmanda başlayıp, bir yıl boyunca Nişantaşı’nda devam eden Dialog yolculuğum böyle başladı. Başta Haluk Kurtoğlu olmak üzere çok önemli ustalardan çok sağlam bir eğitim aldım eski bildiklerim üzerine yenileri de eklenince artık kendimi tam anlamıyla OLMUŞ, daha da OLMUŞ, en OLMUŞ hissediyorum. Sevgili Egom tavanı da aşmış artık Arş ı alaya varmak üzereydi. Üstüne bir de Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarını kazanınca artık Egoma pek de sevgili denemezdi çünkü kendisi biraz vahşileşmişti. BEN bile kendisini yönetemezken, halim gerçekten vahimdi.
Sen öğrenmesini bilmezsen, hayat sana çok da güzel öğretiyor…

Konservatuvarın ilk yılı Çok OLMUŞ bir öğrenci olarak, tüm hocaların tarzlarını çözmüş ve hangi hoca hangi tarzı seviyorsa onun dersinde ona göre oynamaya başlamıştım, kendimi oldukça yukarılarda görüyor ve herkese en az üç karış yukarıdan bakıyordum. Ne yazık ki bu eğitim siteminde bir sıralama durumu yoktu, halbuki olsa bugüne kadarki en birinci kesin ben olurdum diye düşünüyordum. Tüm yılın şişkin egosu sene sonu final sınavında, fazla şişmekten bir anda patlayan bir balon gibi patladı. KALMIŞTIM!!!

Sınav akşamı öfkeden kıpkırmızı bir surat ile Beşiktaş sokaklarında gezerken aklımdaki tek şey bu okulu bırakmaktı. Çünkü“bunlar” oyunculuktan anlamıyorlardı. Ben yeterince OLMUŞ iken lütfedip bir de üstüne okulunu okuyordum ama “bunlar” hiç bir şeyden anlamıyorlardı. Ben kalmamıştım, “onlar” beni bırakmıştı.

Neyse o yaz öylece geçip gitmişti ve ben Eylül ayı geldiğinde YİNE okulun kapısındaydım. Tüm OLMUŞluğum ile bütünleme sınavına girip bütünlemede de kalınca tüm OLMUŞ yanlarım bir anda tuzla buz oldu.Her şey bitmişti, mahvolmuştum.

Hiç bir şey umursamadan, hiçbir OLMUŞluk parçasını onarmaya çalışmadan Ekim ayında Konservatuvarı yeni kazanmış, çok mutlu ve çok hevesli bir birinci sınıfın içine, mutsuzluktan ölmek üzere ve yorgun bir üstten kalan” olarak dahil oldum. Geçen yıl hangi hoca, hangi tarz oyunculuk seviyorsa ona göre hazırlanan bir “ÇOK OLMUŞ” olarak derslere giren BEN, bu yıl ders kimin olursa olsun kafama nasıl esiyorsa öyle oynuyordum.

Bu, giderek “kafama nasıl esiyorsa”dan çıkıp “ben, neyi nasıl oynamayı seviyorsam öyle oynuyorum”a dönüştüğü an aydınlandığımı hissettim. Kendimi beğendirme kaygısından kurtulup oynamanın içinde eğlenmenin tadını çıkarmaya başladım. Bazen bir şeyler yakalıyor bazen de yakınından bile geçmiyordum. Deniyordum olmuyordu, olamıyordu OLMAMAnın tadına varmaya başladım. İkinci sınıfta geçirdiğim yüz felci ile OLMAMAnın en alasını yaşayıp, en OLAMADIğım, yüzümün sağ kısmının tamamen durduğu zamanlarda bile vazgeçmeyip bu OLMAMIŞlıktan yola çıkıp ağzı yamuk bir Peachum çıkararak gergin geçen Üç Kuruşluk Opera provalarının nadir “eğlenebilen” öğrencilerinden oldum.

Artık anlamıştım, derdimiz OLMAK ya da OLMAMAK değildi, OLMAMAK, OLMAKtan keyifliydi.

O gün bu gündür bu oyunculuk meselesi ile ilgili kafama taktığım en büyük hadise sadece EĞLENMEK oldu. Eğlenmediğim ya da eğlenmeyeceğimi bildiğim hiç bir iş içinde yer almadım ve tüm bu sürecin sonunda anladım ki,

En OLDUM dediğin an, aslında OLMAMAnın daha ilk basamağındaydım..
Ey sevgili
OLMUŞ,
ÇOK OLMUŞ,
EN OLMUŞ meslektaşım.
Üst basamaklar çok güzel, gelsene…


Bize Destek Olmak İster Misiniz?

Kültür sanat alanında olan bitenleri sizlere sansürsüz olarak ulaştırmak için 6 yıl önce yola çıktık! 6 yıla 37 dergi ve binlerce haber sığdırdık!

Siz de çorbada tuzum olsun diyenlerdenseniz Patreon üzerinden bize destek olabilirsiniz.

https://www.patreon.com/GazeteMustehak


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı