Misafir Sandalyesi

Betül Memiş / Küfrederek Tiyatroya Gitmeyen Adamlar Olacak..

Betül Memiş
memisbetul@gmail.com
Onları, bir akşam sefalığında kelama düştüğümüzden bu yana takipteyim! En temizinden seviyorum ferli ve can bakan retinalarının sahneye ve muhabbete düşen kadrajını. Zira her dem çok kıymetli mevzular peşindeler, üstatlarının aksine, beylik cümlelerin güzergahını değil, sol yamaçlarında atan yüreklerinin rotasına takılmışlar. Ne de güzel eylemişler, çünkü ne zaman memleketim coğrafyasının fanilerinin saçma ve tuhaflıklarına ayarım bozulsa, iyi ki var dediğim insan topluluklarından kendileri… Son kelamdan bu yana daha da şahane olmuş us’ları. Onlar konuştu ve ben, gıptayla dinledim anlattıklarını, yine çok şeyler öğrenerek çıktım mekanlarından.
Oyunlar, kampanyalar, projeler derken, üşenmemişler bir de ‘Müstehak’ adını verdikleri kendi gazetelerini çıkarmışlar. Ey algısı bugünlerde en fenasından paklanamayan, pek kıymetli okur; çok uzatmadan, sadede geliyorum ve en ekibim Tiyatro Hal’e sözü bırakmak istiyorum! Malum, bugünlerde en şelalesinden bilgiler dökülüyor sanal alemden, siyasi jargonlar üstüne… O yüzden ‘nerden baksak kendini anlatıyor her şey’ diyen İlhan Berk üstadın eksinine iliştiriyorum Hal ekibinin kafası miss bünyelerinin kelamını…
*2011 yılında, Sahne Hal’i açarak tiyatro camiasına merhaba diyen algınızla, bugün geldiğiniz hissiyat arasında neler değişti, şekillendi?

Güney Zeki Göker: Gözle görülür olan; başlangıçta daha kalabalıktık, şimdi daha azız. Galiba başlangıçta, bu kadar da üretken değildik; bu sezon sonunda 6 oyun sahnelemiş olacağız.
Serkan Altıntaş: Demek ki aslında bir şeyler rayına yeni oturmaya başlamış ya da oturtabilmişiz.
d902a09aa7de11e3999b128951a29ff9_6

*Az sayıda kişiyle daha çok mu sarılıyor işlere, yahut başlangıçta çekingendiniz de şimdi daha mı kendinizden eminsiniz?!

S. Altıntaş: Düzene oturdu diyebiliriz. Başından beri Sahne Hal’in dört duvardan öte, bir tiyatro işletmesi olduğunun farkındaydık ama zamanla sıkıntı ve sorunların üstesinden gelmeye başladıkça, sanatsal anlamda bir şeyler çıkabilirdik. Önceden bir-iki oyun sahneleyip, sonrasında kovuğumuza çekiliyorduk…

KİMSE SAHNE AÇMASIN, VAROLANLARI YAŞATMAYA ÇALIŞSIN!
*Mekan sahibi olmadan / mevzunun dışındaki ve şimdi tam da işin içinde yer alan halinizde neler oldu/oluyor?

10483603_906093962741127_1878584462_a
G. Z. Göker: Biz, işe ilk koyulduğumuzda, ‘keşke herkes sahne açsa, kendi sahnelerinde oyunlarını sahnelese’ diyorduk. Fakat aradan birkaç ay geçmeye başlayınca, bir tiyatro işletmesinin, ne şartlarda ayakta kalabileceğinin zorluklarını yaşayınca, anladık ki hiç de öyle göründüğü gibi değilmiş! Ve şimdi ise tam tersini dillendiriyoruz; ‘aman kimse sahne açmasın’ ve en azından elimizdeki sahneleri yaşatalım derdindeyiz. Çünkü bir süre sonra kendi mekanında, kendi yapman gereken işi yani oyunculuğu/yazarlığı yapamıyor oluyorsun.
S. Altıntaş: Cidden gerek yok sahne açmaya, kimse sahne açmasın da! Oyuncu – sanatçı kafasının, böyle işletme giderleri, reklam, maliyet gibi işin matematiğiyle uğraşmaması gerekiyor. Sonuçta, hepsiyle uğraşınca da kendi işinden sıyrılıp, işletmeciliğe yönelmiş oluyorsun.
 

*Ama zaten tüm bunlardan haberdar değil miydiniz ya da üstatların nidalarından farkına varamamış mıydınız?

 
S. Altıntaş: En azından kendi mekanımda oynarım diye düşünüyordum. O yüzden artık kimse mekan açma derdine girmesin ve varolan mekanları yaşatabilsin diyoruz.
G. Z. Göker: Biz, burayı kendi oyunlarımızı oynayacağımız ve daha çok üretebileceğimizi düşündüğümüz için bir oyun alanı olarak açtık. Ama sonuçta geldiğimiz nokta, kendi oyunlarımızı sahnelemeyi bırak, daha başka streslerin altına girdik. Sahne Hal’de, ‘oyunculuk yaptığım zaman, aynı anda, tüm eksiklikleri de görüyor olmam lazım’ diye hissediyorum. Çünkü burası benim sahnem ve sorumluluğum! Ve oyun başlamadan önce; ‘köşeden kablo mu sarkmış, ışıkta ya da seste bir sıkıntı mı var’ gibi mevzuları dertleniyorsun. Bir süre sonra da ister istemez ihtiyaçları düşünmekten oyunculuk yapamıyorsun. Tabii tüm bu sorumlulukların yanında, burada istediğimiz metini, oyunculuğu ve yaratıcılığı, özgürce tecrübeleme hali çok güzel ve bizi mutlu ediyor, orası ayrı.
 

TİYATRO DEĞİL MEKANLAR / SAHNELER ALTERNATİF
*Ekibe, bu sezon katıldın, şimdi işin mutfağındasın, ister istemez bu dertleri omuzlarında hissediyorsundur!?

 
10549911_1469617253286727_811638812_a
Iraz Yöntem: Omuzlarında hissediyorsun fakat şöyle bir şey var: Ben, hep oyuncu olarak çalıştım; Devlet Tiyatrosu’nda da özel tiyatrolarda da… Gördüğüm, bildiğim yer, hep sahneydi. Anne ve babam sebebiyle de sahnede doğdum, kuliste büyüdüm. Bugüne kadar tecrübelediğim ortamlar, alternatif sahnelerin aksine, daha sterildi. Yani oyuncular, sadece oyuculuklarını yapardı, tıpkı sahne arkasındaki kostümcü, ışıkçı gibi… Her şey hazır geliyordu ve sen, sadece oyunculuk yapıyordun, işin bitince de gidiyordun. Bu bana tuhaf geldi. Çünkü zamanla bir işin ucundan tutmak, fikrini söylemek istiyorsun. Haftada 6 gün, 7 oyun oynamak hele ki bu şartlarda, çok acı bir şey çünkü bir süre sonra memuriyet oluyor. Ama İkincikat’a girdiğimde, çok heyecan duyduğum bir şey oldu; her şeyi biz yapıyorduk. Bu işlerle ilk haşır neşir olmaya orada başladım. Bunlar benim için farklı bir deneyim oldu.
 

*Hal’le mesain nasıl başladı? Bir de yazı mevzusuna girmişsin, bu sezon senin yazdığın bir oyunu seyredeceğiz sanırım?

 
Iraz Yöntem: Hal’le mesaim Güney ile başladı. Birbirimizi İkincikat’tan tanıyorduk zaten ve tabii bütün bu süreç, Gezi ile beraber iyice sağlamlaştı. Yazıda da cesareti Güney verdi. Biz aslında, ‘Özgürlüğün Bedeli’ni mi koysak, metini biraz uyarlasak, nasıl olur diye düşünürken, Güney: ‘Hadi yazsana!’ dedi ve ortaya bir metin çıktı. Bu hayatımda, ilk kez kalkıştığım bir mesele oluyor. Nasıl reaksiyonlar alacağız, bilmiyorum ama çok heyecanlıyım.
 

*Bazı tiyatrocu/üstatların hoşuna gitmeyen ‘alternatif’ olmak halini bir açıklığa kavuşturalım!? Alternatif tiyatro ve alternatif sahne, karıştırılan bu iki mevzunun ayarı nedir?

 
S. Altıntaş: Tiyatronun kendisini yapıyoruz, alternatif diye bir şey değil ki ve evet tiyatro zaten alternatif… Oluşumun adı da ‘alternatif tiyatro mekanları’; teknik ve oyunculuk minvalinde, her şeyin yapılabildiği sahne… Amaç da devlet, şehir ya da kurumsal tiyatroların, yapamadıklarını alternatif sahnelerde oynayabilmek!
G. Z. Göker: Bu karmaşa vaziyeti, bizlerin yani bu oluşumun hatası oldu; oluşum, ilk çıktığında, ‘alternatif tiyatrolar’dı. Böyle deklare edilince de, bir şeye alternatif tiyatrolar gibi algılandı, halbuki bunların hiçbiri bir şeye ya da bir yere alternatif değildi, alternatif mekanlardı sadece; dönüşebilen, değişebilen, istediği gibi seyirci ve oyuncuyu alana yayma haliydi. Son bir yıldır da adı ‘alternatif tiyatro mekanları’ olarak değişti.
 

KÜÇÜK RAKAMLARLA DEV PRODÜKSİYONLAR YAPILIYOR
*Alternatif sahnelere ihtiyaç var mıydı?

 
G. Z. Göker: Biz bu sahneleme şeklini, ilk kez ‘Eksik’ oyunumuz sebebiyle gittiğimiz Çek Cumhuriyeti’nde gördük. Orada seyrettiğimiz oyunların neredeyse tamamı böyle alternatif mekanlardaydı… Ki bizim de hiçbir zaman hayalimiz, kırmızı koltukları ve geniş perdesi olan bir sahne değildi, aynı bu doğrultuda, alternatif bir mekanda sahneleme yapmaktı…
 

*Alternatif sahnelerin yarattıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çıkışlarındaki söylemlerinden bugüne uzanan serüvenlerini nasıl görüyorsunuz?

srkn
      S. Altıntaş:Çok küçük rakamlarla dev prodüksiyonlar yapılıyor. Başlangıçtan bugüne çok yol katedildi.            Alternatif sahneler, ciddi para harcanan oyunlarla kapışan oyunları sahneye koyuyor. Onun da sebebi,              ışığından dekoruna, kostümünden sesine kadar en iyisini yakalamaya özen gösteriyor ve bunu da en düşük      miktarlardaki paralarla halletmeye çalışıyor olmaları. Kısaca, oluşumlarda büyük emek var ve çok başarılı          buluyorum.
GÜNDÜZ MARANGOZHANE OLAN MEKAN, AKŞAMINDA SAHNE
*Ses getiren, tiyatro ödül kurumları da seyirci kalamadı sanki?
S. Altıntaş: Evet, Afife Jale ve Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri gibi ödül veren kurumlar, alternatif sahne oluşumlarını değerlendirme içine koymak zorunda kaldılar. İlk zamanlarda yoktuk mesela, geçen sene, Afife Jale’ye girebildik.
 

*Neden sizler bu ödüllerin dışında tutuluyorsunuz; tiyatro, gitgide belli bir semt ve zümre tarafından değerlendirilen bir mevzu mu yapılmaya çalışılıyor?!

 
G. Z. Göker: Bu ödüllerde, 100 kişinin altındaki salonlar, kabul görmüyordu… Bir kere hiç atlamamız gereken bir nokta var ki; alternatif mekanlar, kendi dekorundan müziğine kadar her şeyini kendi üretiyor. Dekorunun dışarıdan siparişle gelmediği, oyuncunun kendisinin sırtlandığı bir oluşum. Düşünün ki; gündüzden marangozhane olan mekan, akşamında sahne oluyor. Bunun için galiba daha kıymetli ve tatlı. Müşfik (Kenter) Hoca’nın tabiriyle ‘insan çıkmış işler’ çıkıyor galiba. Aktör izlemiyorsunuz sahnede, dokunabileceğiniz, sevip, kızabileceğiniz, gerçek/samimi oyunculuklar izliyorsunuz. Bence nedeni de bu işlere, D.T. ya da Ş.T.’den çok daha fazla emek harcanıyor olması. D.T.’de, herhangi bir oyuna harcanan parayı, tüm alternatif sahnelere verseler, bambaşka ve çok daha iyi işler çıkartılabilir oysa…
S. Altıntaş: İyi işler yaptıkça, iyi insanlarla tanışıyorsun, bizim için de böyle oldu. Kurumsal işlerde istediklerini yapamayanlar, bu alternatif sahnelerde, özgürce daha mükemmel işlere imza attılar/atıyorlar, ki bu imkansızlıklarımıza rağmen. Işık tasarımcısından kostümüne ve dekoruna, gelip burada çalışıyor ve para almıyor, sırf iyi bir iş çıksın diye!
 

DEVLET VE ŞEHİR TİYATROCULARIN SONUNDA GELECEĞİ YER
*D.T.’yi de tecrübelemiş bir oyuncu olarak kurumsaldaki oyuncular kendini nasıl hissediyor?

 
Iraz Yöntem: Orada biraz işler karışık, özellikle de son zamanlarda tartışılan yasa taslağıyla da beraber daha da çalkalanmaya başladı. Çünkü yasa, opera-bale-tiyatro gibi kurumları, yavaş yavaş lavedecek düzeyde. Bir kesim var ki bu durumdan çok rahatsız, bir kesim de memnun diyebiliriz… Bence sonunda, herkes buralarda, yani bu alternatif sahnelerde toplanmaya başlayacak.
 

*Sence bu iyi bir vaziyet getirir mi?

 
Iraz Yöntem: Bir yanıyla iyi bir şey… Biz her zaman, birlik olmamız gerektiğini düşünüyoruz, dile getiriyoruz ve bunun için de çaba harcıyoruz.
 

*Birlik olabiliyor musunuz?

 
I. Yöntem: Olamıyoruz, çünkü zaten o insanları, buraya çekmekte güçlük çekiyoruz.
G. Z. Göker: Aslına bakarsan bir çoğu daha yeni bizleri/buraları kabullenmeye ve hatta oyun izlemeye başladı… Sahne Hal’i açtığımızdan bu yana, ben, ne D.T., ne de Ş.T.’den kimseleri gör(e)medim. Evet, gelen vardı ama o da bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar! Adım kadar eminim ve ne acıdır ki; D.T. ya da Ş.T.’yi kaybedersek hepsinin, dönüp dolaşıp geleceği yerler buralar. Çünkü hiçbirinde böylesine mekan açabilecek güç, enerji, sabır ya da sahneyi açtıktan sonra yaşatabilecek dirayet yok!
 

KURUMSAL TİYATROLARIN BU HALE GELMESİNDE NE YAZIK Kİ…
*D.T. ya da Ş.T.’den buralara geliş başlayınca, alternatif sahnelerin varolan düzeni karışmayacak mı? Ya da yıllardır kurumsal çatının rahatlığına, oyunculuk mesaisine alışmış birilerinin, buralarda dekor taşıması veya ışık için kafa yorması zor olmaz mı?

 
I. Yöntem: Bu sorunun cevabını biraz da süreç gösterecek galiba. Evet, alışkanlık meselesi ve buralar için de biraz mesai harcamaları gerekecek ama bunun için gönüllü olanların, çok sıkıntı çekeceğini zannetmiyorum.
S. Altıntaş: Örnek vermek gerekirse; Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun çok önemli bir oyuncusu olan Mert Asutay ile iki yıl çalıştık ve buraya geldiğinde ne ego, ne kapris, o kadar mutluydu ki… Biz de çok mutluyduk onunla çalışmaktan. Yıllarca kurumsalda sıkışıp kaldıklarından, alternatif sahneler onlar için tatil gibi geliyor bence. Ayrıca sorunun cevabı oyuncuların karakterine göre değişebilecek de bir şey.
G. Z. Göker: Yine D.T.’nin baba kadrolarından Van’dan gelenlerden, usta bir oyuncu olan Süleyman (Ata) Abi var mesela… Onların da kendi aralarında konuştuğu bir şey; “bak, buralarda da tiyatro yapılabiliyor aslında, bizlerin de dönüp dolaşıp geleceği yerler burası, biliyorsunuz değil mi?!” diye… Biraz derinden düşünürsek de devlet tiyatrolarının bu hale gelmesinde ne yazık ki bazı ustaların payı var; bugüne kadar hiç ses çıkar(a)madıkları, her şeye bir şekilde eyvallah dedikleri için!

*Sizce farkındalar mı?

G. Z. Göker: Bence, farkındalar ama ne yazık ki artık çok geç!
I. Yöntem: Bence yavaş yavaş farkına varıyorlar.
 

HÂLÂ HİÇ BİR ŞEY YAPMAYAN VE SLOGAN ATARAK KONUŞAN
*Elini taşın altına koyma mevzusunda, ne yazık ki üstatların çoğu sınıfta kalmış. Ayrıca bazı üstatlar, bazı genç tiyatrocuların hâlâ bir şeyler ürettiğine kanaat getirmiyor, neden?

 
G. Z. Göker: Bırakmadılar ki bize bi şey! Ve işin acı tarafı, hâlâ da bir şey bırakmıyorlar ne yazık ki… Çok basit örneği; Birkaç ay önce, Ses Tiyatrosu’nda, Sanatçılar Girişimi öncülüğünde bir toplantı yapıldı. Hepimiz gittik ve sahnede bir tane genç oyuncu yoktu ya da alternatif mekan sahiplerinden kimse yoktu. Basın toplantısında sahneye çıkanlar arasında, en genci 45 yaşındaydı ve sadece bir tane kadın vardı… Evet, alternatif sahne oluşumlarından Kumbaracı 50’den Yiğit (Sertdemir) ve Destar’dan Mirza (Metin) vardı, hiçbir şekilde söyledikleri çok fazla kaale alınmadığı için o oluşumun içinden çıkanlardan iki tanesiydi. Varlardı evet… Sahnede üstatlar bir basın açıklaması yaptı… Bence, tiyatroda bugüne gelinmesinin sebebi olan kişilerdi birçoğu… Hâlâ da aynı şeyleri yapıyorlar. Çok net hatırlıyorum: 10 yıl önce tiyatronun problemi neyse, 10 yıl sonra da tiyatronun derdi hâlâ aynıymış gibi slogan atarak konuşan ve hiçbir şey yapmayan, diyaframdan vura vura derdini anlatan ama sadece konuşan ve yine emin olduğum akşam da sabah ki sohbeti yapmayan adamlar var/dı.

*Ne yapmalarını isterdin?

G. Z. Göker: Gerçekten boynuzun kulağı geçmesine izin vermeleri gerekiyor. Bizler, onların öğrencileriyiz ve onlardan öğrenmeye devam ediyoruz. Bence, hâlâ tiyatro yapılabiliyorsak, bundan kazanabiliyorsak ve bundan sonrasında da yapılabilecekse bu iş, bizlerin artık öne geçmesi lazım, bizden sonraki nesil için! Diğer türlü tek yapabilecek şey; kaybetmek olur, şu an olduğu gibi! Zira 3-5 yıl sonra hep beraber göreceğiz, ne yazık ki diyorum yine, D.T. ve Ş.T. kapanmış olacak ama alternatif oluşumlar yaşıyor olacak! Belki Sahne Hal olarak biz ya da herhangi sahne yaşamıyor olsa bile, şu alternatiflerin bir kaç tanesi yaşıyor olacak ve çok iyi yerlere gelecek. Hepsi kendi sözünü söyleyen, bir yere bağlı olmayan, bir kişinin sopasıyla iş yapmayan ve en önemlisi sabah yatağından kalktığında, küfrederek tiyatroya gitmeyen adamlar olacak.

TİYATRO SIFIRLANMIŞ, BAŞA DÖNMÜŞ DURUMDA!
*Kırgın mısınız üstatlara?

G. Z. Göker: Ben, hocalarımdan pek çoğuna kırgınım…
I. Yöntem: Ben kırgın mıyım; bilmiyorum ama şöyle bir şey var: Geleneksel bir iş tiyatro, gördüğümüzü yapıyoruz. Nasıl ki çocuklar taklit ediyorsa, biz de üstatları taklit ederek öğreniyoruz, sonra kendimizden bir şeyler koyuyoruz. Ve gerçekten onların, bizim öğrencilerimiz diye şu durumdan gurur duyuyor olmaları ve beraber sahneye çıkıyor olmamız lazım! Hâlâ öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki… Bizden sonrakilere öğretebilmemiz için de beraber olmamız gerekiyor. Bizim, bir eksiğimiz varsa ve bunu dile getiriyorlarsa, bu biraz da onların suçu. Bizler de çok genç değiliz 30’lu yaşlardayız ve arkamızdan gelen canavar gibi bir kuşak var. Hâlâ gençlerden çok şey öğreniyoruz, Gezi de bunun en güzel ispatıdır…
S. Altıntaş: Benim hiç bir kırgınlığım yok. O yıkımların, bir sonraki versiyonu var; kabullenmek. Ama ne yapalım kabullenmesi değil bu, tevekkül durumu hakim oluyor. Kendim daha iyisini yapmalıyım şeklinde, artık kendine dönüyorsun. Biz de yaşlanıyoruz ve o insanların yaşına geldiğimizde, bu yaşadıklarımız olmasın diye çabalamalıyız. Benim dile getirmek istediğim; tiyatro ülkemizde sıfırlanmış ve bitmiş vaziyette.

*Nasıl bir sıfırlamadan bahsediyorsun, yenilenme mi, tükenme mi?!

S. Altıntaş: Sıfırlanmak derken, başa dönmüş durumda. Bence, iş, Gezi’de de gördüğümüz gibi sokaktan geçiyor. Bu dört duvar mekanlar, sokağın dilini yaşamak değil! Alternatif ve özel tiyatrolar, 10 yıl sonra da kalırsa, bizden sonrakiler ve bizler, kendi hatalarımızı görüp, onlara farklı bir zemin bırakabiliriz. Zira yeni oyuncular buralardan çıkacak. Asıl buralar vitrin oldu artık, tüm kurumsal oyuncular için de geçerli… İşte bunun bir öncesi sokak, benim de 8 yıldır sokak tiyatrom var, orada görüyorum mevzuyu. ‘Niye insan/seyirci gelmiyor’dan öte, sen insana gideceksin. Sonra onlar sana gelecekler ve tiyatro tekrar ayaklanacak.

HEPİMİZ OLDUK DİYE BU SAHNELERİ AÇMADIK!
*Kırgınlık söyleminin yamacında, mekan açmak ve sonrasında üstatlar tarafından yalnızlık hissi, sizleri epey yormuş belki ama çok da olgunlaşma getirmiş gibi?!

G. Z. Göker: Hiçbir zaman dört dörtlük olamayacağız, her zaman öğreneceğimizi bilerek, kabul ederek mezun olduk. Mezun olduk ama onlar bizim hâlâ hocalarımız. Kulağımız ve gözümüz onlarda… Hepimiz olduk diye bu mekanları açmadık, olan adamların mekanları değil bu mekanlar. Buralar her gün öğrenen, her öğrendiğini büyüten adamların mekanları. Marangozluğu ve kaynak yapmayı hiçbirimiz bilmiyorduk ama bir çoğumuz artık birbirimizin dekorlarını yapıyoruz. Ki, bizlere bir şey öğretene kapımız hep açık.
S. Altıntaş: Bu sahnelerin açılma sebebi, ne kendi sahnem olsun egosudur, ne de bir tane daha sahne olsun halidir. Sebebi; sadece ihtiyaçtır, ben de devlet, belediye ve kurumsal tiyatrolarda mesai harcadım ve oradaki durumlardan mutlu olmadım. Kurumsal tiyatroların aksine burada her tiyatrocu, çok büyük sorumluluk hissediyor, üç seyirci de gelse… Belediye ya da devlet kurumu, bizlere yer verdi de biz reddetmedik…

GÜNÜMÜZÜN TİYATRO BABALARI O ZAMAN DA KONUŞMUYORDU
*Alternatif sahneler olarak birbirinizle iletişiminizi gıptayla takip ediyorum. Gerçekten ego yok mu? Sizden öncekiler neden bu hemhali başaramadılar, biz dili yerine ben dili yüzünden mi? Bu seyircinin de kaçmasına mı sebep oldu?

S. Altıntaş: Tartışmalarımız oluyor tabii ama sanatsal anlamda, ‘nasıl daha iyi sahneleriz’ ya da tiyatronun maddi giderlerini çözümleme üstüne! Sen şimdi, insanlık tarihini sorguluyorsun ama ‘neden biz olamadık’ sorusuyla… Belki gün gelir, bizler de başka platformlara dağılırız ama bu bozulmak olmaz, sadece kendi yoluna devam etmek olur. Nasılsa ortak noktamızdan yakalar ve tekrar buluşuruz.
G. Z. Göker: Şöyle bir geçmişe bakarsak, değişen gerçekten bir şey yok! Ben, anne ve babamlarla birlikte 12 tane salonun mühürlendiğini, bu solanlardan bazılarının polis baskısıyla kapatıldığını gördüm… Şu anda günümüzün babaları olan tiyatrocular, o zaman da konuşmuyorlardı. Ne zaman, kendi oyunları yasaklanmaya başladı, o zaman ses çıkarmaya başladılar. Şimdi vereceğim örnek çok acıdır ki bu topraklarda yaşandı: Muammer Karaca Sahnesi, o dönem belediyenin ve 4-5 tiyatro tarafından ortaklaşa kullanılıyor. Babamın (Zeki Göker) 1971’de kurduğu Ankara Birlik Tiyatrosu da bu grupların arasında ve Pir Sultan’ı oynuyor. Düşün ki, oyun için, Galatasaray Lisesi’nden Muammer Karaca Tiyatrosu’na kadar bilet sırası oluyor. Ve o diğer tiyatro ekipleri, ‘Ankara Birlik Tiyatrosu’nu istemiyoruz’ diyorlar; Çünkü, gelen çamurlu ayakkabılı ‘halktan seyirci’, buranın ‘elitlerinin bastığı kırmızı halıları’ çamurluyor… Ve o dönem, Muammer Karaca Sahnesi’nden, Ankara Birlik Tiyatrosu’nu çıkarıyorlar. Halk oyun izlemeye geliyor ve halkı çeken ekibi engelliyorsun. Serkan’ın dediği gibi sokak çok doğru bir adres, şöyle ki o dönem Nejat Uygur üstatların yaptıkları işte, sokak sokak arabayla anons etmek; ‘bu akşam, şu oyunumuz var, hepinizi bekliyoruz’ diye! Akşam da tıklım tıklım oluyor tiyatro.
 

HAL KAMPANYALARINDAN; ASKIDA BİLET VE HAL KART…
1530774_683402141711509_1025269225_a
*Gerçekleştirdiğiniz şükela kampanyalarınızdan bahsedelim?

 
I. Yöntem: Maddi anlamda sorunlarımızı seyirci desteğiyle çözümleyecek kampanyalar oluşturuyoruz. ‘Askıda bilet’in esprisi sadece bir oyun izlemek değil, siz, bir seyirci olarak iki tane bilet alıyorsunuz, birini kendinize, diğerini de hiç tanımadığınız birine ısmarlıyorsunuz. Bedavaya izlemiyor, başka birinin ödediği bilet parasıyla oyunu izliyor. Hal Kart aldığınızda da bütün oyunları %50 indirimli izleyebiliyorsunuz. Sandalye kampanyamız var; seyirci 1 sezondan 4 sezona kadar değişen ücretlerle sandalye satın alıyor. Bu sandalyelere ücretini ödeyen kişinin adı yazılıyor ve oyunları kendi sandalyesinden izliyor.
G .Z. Göker: Sahne Hal olarak her gece, üç bilet asıyoruz. Bizim de askıda bilete yapabileceğimiz katkı bu. Ocak ayında başladı. Bu aslında bir Osmanlı geleneğiymiş; fırından iki ekmek alıyorsun ve bir tanesini başka biri için poşete bırakıyorsun. İstanbul’da böyle bir tane fırın var.

*Sahne Hal’de hangi oyunlar sahnede?

I. Yöntem: Sezon başında ‘Kırık Merdiven’le başladık. Sonrasında ‘Örümcek Kadının Öpücüğü’ geldi; üçüncü oyun Ppavelkiç’in yazdığı ‘Soytarılar’, en son geçen ay prömiyer yapan Refik Erduran’ın 1960’ta yazdığı ‘Canavar Cafer’… Nisan’da da sahneleyeceğimiz Emmanuel Robles’in ‘Özgürlüğün Bedeli –Montserrat’ oyunundan esinlenerek benim yazdığım ‘Kırmızı’ var. Festivale de bir oyun sunduk; Atiq Rahimi’nin ‘Sabır Taşı’ adlı romanından uyarlama.
 

YIĞMATEPE’DEN GEYVE CEZAEVİ’NE DÜŞEN HAL SÜRETİ
*Belgesel ve projeleriniz var, bunlardan bahsedelim…

 
S. Altıntaş: Sahne Hal’i açmadan önce hedeflediğimiz, her sezon yapmak istediğimiz sosyal sorumluluk projelerimiz vardı. Adını da cezbe dedik. Cezbe adı altında projelerimizi yapmaya çalışıyoruz… Cezbe; bir kaç anlamı var ama benim sevdiğim anlamı, bir damla damlatıyorsunuz ortaya, o damla diğer damlalarla buluşuyor, önce göl oluyor, sonra çay ve akarsuyla birlikte denize bağlanıp okyanus oluyor. İsim babası da hocamız olan tiyatrocu Aytekin Özen’dir.
G. Z. Göker: İlk cezbemiz Suriye sınırında Yığmatepe Köyü’ndeki 1. ve 6. sınıfta okuyan öğrencilerle gerçekleşti. Hayatlarında ilk defa tiyatroyla tanışan çocuklarla birlikte tiyatro çalışması yaptık. Sonunda da Milli Eğitim’den aldığımız karatahtalarla okulun içine sahne kurduk… Masallardan yola çıktık; Hansel ve Gratel, burada oldu Hasan ve Gülnur… Aynı zamanda, bu yaptığımız işin belgeselini de çektik. Çok kısa zamanda paylaşacağız sizlerle de.

*Orada deneyimlediğiniz neydi?

G. Z. Göker: Başka hayatları ve çaresizliği gördük. Bu yaşayıp, gördüklerimiz, bizi daha da büyüttü, gelecekte yapacaklarımız adına umutlandırdı… Ayrıca mutlu sonla biten bir belgesel olmadı, dram oldu. Belgeselde sorularımıza öyle cevaplar verdiler ki… Mesela ortaokula giden Salih vardı, bir gün neden buraya Yığmatepe diyorlar biliyor musunuz dedi ve anlattı: “Buraya her gelen anılarını yığar, bize bir şeyler anlatır, vaat eder ve sonunda da çekip, giderler ve buraya bir daha hiç gelmezler. Biliyorum siz de geldiniz, abimiz, arkadaşımız oldunuz ama bir daha gelmeyeceksiniz…” İstanbul’a dönünce, dert ettiğimiz her şey biranda renk değiştirdi. Sanıyorsun dünyanın öbür ucuna gittik ama çok uzak değil işte.

*İlk tecrübeleme hali, ikinci cezbeyi mi getirdi?

S. Altıntaş: Aynen, bir şey, başka şeyi getiriyor aslında ve kafa açılıyor gittikçe. Yığmatepe’deki yaşadıklarımız, benim cezaevi mahkumlarıyla buluşmama yol açtı. Seninle de daha öncesinde söyleşisini yaptığımız, Zafer Kıraç abimizin öncülüğünde, Geyve Cezaevi’nden 11 kişilik bir grupla oluşturduğumuz Tutunamayanlar tiyatro grubu… İbişin Rüyası’nı çıkardık mahkumlarla birlikte. Orası da başka bir hikayeydi, yakından bakınca her şeyin farklılaştığı… Müziklerini Gürsel Çelik üstlendi ve Serdar Börcan, 40 dakikalık belgesel niteliğinde bir film yarattı. Belgeseli çoğaltıp, üniversitelerle de paylaşmayı düşünüyoruz. Bu cezbeler böyle devam edecek. Sonraki proje, cezaevlerindeki çocuklarla tiyatro yapacağım.
 

US’UNUZ SERİNLESİN NİYETİNE!

 
İçimden geldi notu: Öncelikle sürç-i lisan ettikse affola! Muhabbet daha da uzundu lakin, zaman-mekan mevzusu diyelim ve bugünlük, bu yakadan ‘eyvallah’ımızı çakalım! Dinlene dinlene okursunuz, şimdilik fonumuza bolca düşen tape’ler eşliğinde, huzurlarınızdan ayrılırken, sadece en mübareklisinden selametle diyorum. Bu arada, Sahne Hal’de neler oluyor derseniz de işte rotası! Üşenmeyin de ajandaya not edin, güzel şeyler oluyor o tarafta, dikize yatın da us’unuz serinlesin!
İletişim: Mecidiyeköy / Tel: 538 458 73 01 / 212 274 74 78

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı