Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe Yazarları

Ayın Konuğu; Serdar Biliş “Benim işim Shakespeare’in kendisiyle değil, oyunlarıyla!”

“Benim işim Shakespeare’in kendisiyle değil, oyunlarıyla!”
Siz bakmayın onun göçebe olduğuna, aynı zamanda kök salmayı da çok seviyor. Öğrencilerini de… Kalın kitaplara ve tok ses tonlarına ihtiyaç duymayan herkesi pek seviyor. Hâlâ çok şaşırabiliyor. “Oğlundan sonra ne değişti mesela?” diye sorduğumda “Zaman” diyor. Artık onun zamanında nefes alıyor. Bir yere gitmesi gerektiğinde oğlu oynadıkları oyunu bitirmemişse onu bekliyor çünkü artık her şey onun zamanında yaşanıyor.
Oyunlarını el ele yönetmeyi seviyor. Yeniden, yeni oyuncularıyla ‘yaramazlık’ edeceği zaman onlara: “Ben daha önce çok yaramazlık ettim, belki ağzımızı burnumuzu kıracağız tamam ama merak etmeyi,n sonunda mutlaka ayağa kalkacağız” diyor.
O da bir ‘süreç’ meraklısı. Sonucu sadece konuşurken, prova başlamadan önce düşünüyor. Sonrası, sadece süreç.
Çölleri çok seviyor. Çöl insanının ritmini, uzun kış uykuları ihtimallerini, kelimelerin içindeki enerjiyi seviyor. Çok iyi paella yaptığını söylüyor ama bu konuda hiçbir kanıt sunamıyor çünkü hayatında bir kere yapmış.
Dilini bilmediği oyuncuların o sırada söyledikleri lafın içinde olmadıklarını duyabiliyor. Bir oyunu kalpten sevmenin kıymetini çoktan anlamış. Bunu, sakin sakin anlatıyor.
Ve evet, aynen dediği gibi, bu yaşlarımızda sakin olmalıyız.
Hem sakin, hem yaramaz.
Hem çölde, hem kutuplarda…
Bunlar, güneşli bir öğleden sonradan bana kalanlar…
Serdar Biliş, Güney-Iraz, Sevil (Akı) ve Çiğdem (Erken) ile geçen hafta hayattan çaldık biraz.
Bir iki cümle sonra, birlikte balıkçılardan ağlarını isteyip her şeyi denemek istediğim biri sizinle olacak.
Kalpten seveceğimiz bir oyunumuz olmasını diliyorum.
Sezonun ilk güneşli sohbeti, Serdar Biliş başlıyor anlatmaya…..
 
Sevinç Erbulak: Sezonun ilk güneşli röportajı bu. Gelmeden evvel neler yaptığına bakınca neler öğrendim neler diyerek başlıyorum o zaman ben 😉 
“Kadir Has’a gelene kadar her şeyi sor Sevinç” demişim. Mesela hiç bilmiyordum, önce MSM’ye giriyorsun, MSM’den mezun olmadan, hangi bölümde okuduğunu bulamadım ama, onu araştırmaya…
 
Serdar Biliş: Yazarlık- Yaratıcılık.
 
Anladım. MSM’ye (Müjdat Gezen Sanat Merkezi) girdikten sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi…
 
18 Mart İktisat… Ama onlar aynı anda oldu aslında.
 
Ve okuduğum bir röportajında diyorsun ki, “Çanakkale’deki tiyatro grubu benim için çok özel oldu hep. Benim içimde her zaman böyle bir şey vardı…” O zaman o içindekinin hikâyesi, onunla başlayalım.
 
18 Mart ve MSM’ye girdim ama aynı zamanda onlar, eş zamanlı. O yüzden ikisine de aslında pek devam edemedim amaüniversitede bir tiyatro grubu kurduk, Tiyatro İz diye. Hani o röportajımda anlattığım belki de odur. O ‘şey’ çok güzeldi. Biz böyle kolektif bir şey olarak kurduk orada. Sonra bir baktım ben bir şekilde sahnenin hep öbür tarafına düşüyorum, gerçekten… Oyunculuğu da bu arada o zaman çok seviyordum, bir de kendimi de iyi oyuncu diye düşünüyordum filan… Grubun başrol oyuncusu da benim filan… Ama bir baktım ki ben çalıştıran, organize eden, oyunu sahneleyen insan hâline geldim. Bu da bayağı keyif vermeye başladı bana. Biz böyle orada bir komün kurduk aslında; Tiyatro Evi dediğimiz bir yer kiraladık. Hep beraber takılıyoruz orada. Ormana gidiyoruz. Çadırlarımızı alıyoruz. Güzelyalı’ya kampa gidiyoruz. Böyle okuduğumuz, ettiğimiz bir sürü şey var, o dönem ne okuyorsak işte, Grotovskiler filan; ben hepsini harmanlıyorum. Harmanlıyorum derken, bir şey bildiğim de yok ama birlikte doğaçlama takılıyoruz diyeyim sana. Ve de inan, çok acayip bir şey: 20 kişiyiz neredeyse, ne desen yapıyoruz. “Haydi bir de bunu havuza dalıp deneyelim” filan diyor biri, öyle yapıyoruz, haydi havuza dalıp deneyelim o zaman. “Haydi şimdi de sürünerek deneyelim”, sürünüyoruz, şimdi ay ışığında deneyelim bunu mesela… Üşenmiyoruz. Hiç. Zaten yaşlar 19-20. Gece 2’de kalkıyoruz, gidiyoruz oraya, orada bir şeyler okuyoruz. Bu böyle aslında toplasan 2 senelik bir şeydi. Bu kadar. Lunaçarski’nin (Anatoli Lunaçarski) Özgürlüğüne Kavuşturulan Don Kişot diye bir oyunu var, o zamanlar işte biraz politik olsun falan kafaları… Öyle bir oyun bulmuştuk, onu çalışmıştık ama yani bunu bizim çalıştığımız 5 ay falan… Hep deniyoruz… Gidiyoruz, balıkçılardan ağlar alıyoruz. Sabah balığa çıkıyoruz; oyunu konuşuyoruz, dönüyoruz… Ben çok atölyeler yaptım ama oranın bana verdiği formasyon çok acayip bir şeydi. Çünkü hiçbir şey bilmeden…Yani hiçbir şey bilmeden derken, hep meraklıydım tabii de. Hep tiyatroya gidiyordum, hep okuyordum ama sonuç itibariyle bir formasyonum filan yoktu yani. O yüzden aslında bu bir avantajdı galiba. 
 
Böyle olması mı?
 
Böyle olması, evet. Şimdi, daha çok bildiğim bir yerden dönüp baktığım zaman şey gibi geliyor bana: Sanırım beni bağlayan bir şey yoktu. Yani bu doğru, bu yanlış dediğim şeyler. Yani böyle yaparsam yanlış olur da doğrusu budur dediğim şeyler…
 
Deniyordunuz siz galiba, 24 saat deniyordunuz.
 
Tabii tabii. İşte bu açıdan 18 Mart günleri benim için çok güzeldi. MSM’de Yazarlık-Yaratıcılık bölümüne girdim, ama gerçekten aklımda kalanlar… Sumru Dinçel mesela. O çok ilham vermişti galiba…
 
Bilmez miyim ? Sumru Hoca bizim de hocamızdı. Çok öğrendim ben ondan.
 
Ve ona şey demiştim, onu hatırlıyorum: “Ben galiba İngiltere’ye gitmeyi düşünüyorum.” O da bana “Git” gibi bir şey söylemişti. Tam hatırlamıyorum tabii.  “Haa” demiştim. “Okey, gideceğim  ben.” Çünkü yönetmenliği kafaya koymuşum o zamandan zaten. Ama işte yönetmenliğin… Ne bileyim, etrafa bakınıyordum, yönetmenlik bölümü gibi bir şey de yok, nasıl yapacağım konusunda bir fikrim de yok açıkçası, hani profesyonel olarak… Öylece bırakıp İngiltere’ye gittim ben de.
 
İngiltere’ye Çanakkale’deki o güzel günlerden sonra gidiyorsun. Peki sana şeyi kim diyor: “19 yaşında İstanbul’da hiçbir şey yönetemezsin, burada ancak 40’lardan sonra oyun yönetebilirsin.”? 
 
Böyle bir şey var. Evet. Herkes önce asistanlık yapıyor. 20 sene öncesinden bahsediyoruz tabii. Şimdi o zamanlarda böyle genç yönetmen gibi bir kafa da yoktu. Var mıydı, ben hatırlamıyorum.
 
Yoktu. Ben de hatırlamıyorum. 
 
Evet yoktu galiba. Şimdi 20 yaşında ne olacaktı, birinin yanına asistan olacaksın da, 10 sene 15 sene biriyle… Böyle örnekler görüyordum ben. Yani etrafımda gördüğüm örnekler bunlardı. Ona da hiçbir zaman inanmadım yani. Böyle bir asistanlık yapmanın çok iyi bir şey olduğuna inanmadım. Sonra İngiltere’de yaptım asistanlık ama bizdeki asistanlık biraz çıraklık ya… Şimdi inanıyorum aslında. Şimdi yanımda da hep birileri olsun istiyorum ama çok uzun süreli değil. Yani, gerçekten, bir insan seninle çalıştığı iki-üç oyunda zaten senin üslubundan alacağını alır, alamayacağını da alamaz.
 
Ve ondan sonra artık gitmesi gerektiğini düşünüyorsun.
 
Başka bir yere gitmesi gerekiyor ya da artık kendi yapması gerekiyor bence. Ben bu duruma İngiltere’de aydım. 23 yaşındaydım oyunu yönettiğim zaman, ilk profesyonel oyunumu yönettiğim zaman. Yani orada öğreniyorsun zaten.
 
Onunla mı aldın, o İngiltere’deki genç yönetmenlere verilen ödülü?
 
Onu Tartuffe’le almıştım.
 
Çok şaşırmışsın. Niye bu kadar şaşırdın ödül aldığında?
 
Hiç düşünmüyordum çünkü. Düşünsene, ben o oyunu Arcola’da yaptım, Mehmet Ergen’in tiyatrosunda. O zaman da çok heyecan verici bir tiyatro orası İngiltere’de. Bizim Fringe tiyatrolar var ya, sonradan oluştu artık bizde de. Onun gibi bir yerde. Londra’nın tiyatrosuna çok heyecan getirmiş, yenilikçi filan…
 
Tartuffe’te Türk ve yabancı oyuncularla mı çalıştın?
 
Yok yok, hepsi yabancı oyunculardı. Ama Tartuffe’ü yaparken böyle bir, uyarlama demeyelim de şimdi ona, ama sonuçta bir yorum vardı. O zaman da böyle bir ılımlı İslam hikayesi çok dolaşıyordu ortalıkta. Ve bu benim beklediğimden çok daha fazla, bir anda ses getirdi. Belki o politik tavrından dolayı…
 
Ödülü alınca?
 
Tabii ki beklemiyordum. Çünkü sonuçta hâlâ ister istemez şey hissiyatı var: sen daha bir oyun yapmışsın, başka biri işte hep oyun yönetmiş, bir başkası iki, üç tane profesyonel oyun yönetmiş; 300-400 kişinin içerisinden veriliyor bu ödül. Ben hiç ummuyorum; haberini trende aldım, hiç unutmuyorum. Bayağı şaşırdım. Gerçekten çok sevinmiştim. Haklıymışım da sevinmekte, çünkü gerçekten benim İngiltere’de kalmama, kariyerime ön ayak oldu.
 
Ne kadar kaldın sonra?
 
2012-2013’e kadar oradaydım aslında. 2010’da burada Festival’de bir şey yapmıştım. 2010 yahu bak, 7 sene olmuş. Ama ondan sonra böyle gitmeli gelmeli filan bir hayat, sonra yine geri geldim. 2 sene önce tekrar gittim geldim, şimdi çoluk çocuk pek gidemiyorum…
 
Çocuktan sonra 🙂 Evet evet onu da soracağım, çok merak ediyorum.
 
Yine gitmek istiyorum aslında ama oranın da şöyle bir şeyi var: aslında her yerde olmak çok da zor bağımsız bir yönetmen olarak… Yani biraz orada olman gerekiyor sonuç itibariyle. Bir de, 6 hafta bir prova. Bir tane seçebiliyorum. Mesela bu sene İtalya oldu, oraya gittim. Ama bayağı yaşadım. Sonuçta benim bütün 20’li yaşlarım orada geçti.
 
20-30 yaşları arası mı İngiltere’deydin?
 
20-30 arası, 30’dan sonra da oradaydım. Ben 39 yaşındayım şimdi. 3-4 senedir aslında Türkiye’deyim. O da dediğim gibi, arada 6 ay yine gittim Liverpool’da oyun yönettim, geldim. Öyle yani. 
 
Göçebe yönetmen. Bunu kendine sen mi diyorsun, sana mı böyle diyorlar?
 
Onu ben kendime diyorum galiba. Göçebeyim ve bunu seviyorum. Artık bir de yaş ilerledikçe biraz anksiyete oluşmadı değil. Ama bu nomadik (göçebe) varoluş hoşuma gidiyor tabii. Bir yere gidiyorum, işte daha yeni İtalya’daydım ve çok saçma bir şey gerçekten yani…
 
Neden saçma? 😉
 
Çünkü; sen bir yere giriyorsun ve yaklaşık yirmi kişiyle iki ay boyunca çok içli dışlı oluyorsun. Oyun şeyi öyle bir şey ya; beraber yiyorsun, beraber içiyorsun, doğaçlamalar yapıyorsun beraber… Ne bileyim yani, sonuçta kaburgasından çıkacak her türlü sıkışmış enerjiyi görüyorsun orada. Bu çok samimi bir şey hani. Ondan sonra gidiyorsun ve o insanlarla hep son günde “Tamam, mutlaka ama mutlaka kontakta kalalım” filan diye sözleşiyorsun. Ama olmuyor.
 
Bu işinde Floransa’ya nasıl bir kontakla ve nasıl gittin? Ve bir de orada ne yönettin, ben onu merak ediyorum?
 
Martı. 
 
Hiii! (şaşıran surat var burada ☺)
 
Evet evet, Martı’yı yaptım. Ama bu, şöyle bir oyun, onu da anlatıyım hemen: Burası, Theatre de la Toscana diye bir yer, işte bu Toscana tiyatrolarının konservatuvarı bu. Bunlar yeni kurulmuş ve oranın Pierfrancesco Favino diye meşhur bir oyuncusu var ama adam aynı zamanda Hollywood’da filan oynuyor. İtalya’daki bu eski sistem, eski moda, biraz öyle yani İtalya… Ben de keşfettikçe anladım, İtalyan tiyatrosunu az bilirdim zaten. Kendilerinden de çok bahsettirmiyorlar son 20 senedir baktığımız zaman aslında. Bu eski modalığı kırmak, yani biraz yenilik getirmek üzere İngiltere’den, vesaireden hocalar getiriyorlar bu konservatuara. Çünkü İtalyan sistem biraz bizim eski sisteme benziyor. Yani işte, biraz retorik, diksiyonsa diksiyon hani…
 
Kalıplı galiba?
 
Kalıplı. Onu kırmak adına, bir şekilde; Susan Main vardı… Ben Şehir Tiyatrosu’nda da çalıştım onunla. Voice coach diye, ses koçu, Susan Main…
 
Ben tanışamadım onunla yahu.
 
O bir şekilde onlarla iletişimdeyken beni de onlarla görüştürdü… O vasıtayla tanışmış oldum ben de onlarla. Ama iyi oldu. Bir de tabii bilmediğim bir kültür, bilmediğim bir dil sonuçta, o da enteresan oldu. Ona inanmıyordum ben. Ama tabii kendime hayret ettiğim şey, aslında, o da dil değil galiba, gerçekten anlıyorsun yani, tamamen anlıyorsun.
 
İlk defa bilmediğin bir dilde oyun yönettin, öyle mi?
 
Evet. Atölye çalışmaları filan yaptık ama yönetmen olarak hiç yapmamıştım.
 
Onlar da sanıyorum ilk defa dilini de bilmedikleri bir yönetmenle, seninle çalıştılar.
 
Ama diyorum ya sana hani, gerçekten; müzik hep evrenseldir deriz ya, burada şunu keşfettim; yani aslında tiyatro dediğimiz de, o dil de evrensel. 
 
Kesinlikle.
 
Sen onu tamamen anlıyorsun yahu! Bu arada benim İspanyolca’dan aşinalığım vardı biraz ama…
 
Hiç bilmesen de anlaşılacak bir şeyden bahsediyorsun. Belki senfonik bir şeyden bahsediyorsun.
 
Eğer bir oyuncu o lafın içinde, üstünde değilse sen onu zaten duyuyorsun; onun söyleyemediğini ya da ne demek istediğini zaten onun frekansından aslında anlıyormuşsun. Yani ben onu kelimelerle yaptığımızı düşünüyordum. Aslında kelimelerle yapmıyormuşuz. Kelimelerin altındakilerle yapıyormuşuz, kelimelerin içindeki enerjiyle yapıyormuşuz. Hatta bana “Sen anlıyorsun yahu” diyenler olmuştu. Hayır anlamıyorum, gerçekten anlamıyorum ama…
 
Benim için çok heyecan verici bir şey söylüyorsun. Çünkü ben buna acayip inanıyorum. Okulda öğrencilerime hep bunı anlatmaya çalışıyorum, bu tarif ettiğin müziği. Ufff…
 
Çok güzeldi gerçekten. Yeni olan oydu benim açımdan. Ve evet, sonuçta oyunculuğun tamamen evrensel bir dili olduğunu bir daha keşfettim onlarla…
 
Ne kadar oynayacaklar Martı’yı? İzlemek istiyorum. 

Çiğdem Erken
 
İşte bu sezonun sonuna kadar; ama onların, tiyatroların konservatuvarları varmış. Yani tiyatronun konservatuvarı var ve biraz geçişgenli bir sistemleri var, anladığım kadarıyla. Ama bu böyle, benim yaptığım tırnak içerisinde profesyonel prodüksiyon değil. Yani bunlar konservatuvar; senin izlediğin Lunapark gibi bir şey.
 
Anladım. Yani benim izleyip aşık olduğum Lunapark gibi bir şey. Tamam.
 
Yani o ayarda bir şey. Ama herhalde devam edecek onlarla ilişkimiz.
 
Harika. Eğitmenlik yapamaya ne zaman başladın peki? Kadir Has Üniversitesi serüveni hayatında ne zaman başladı?
 
Eğitmenlik, çok geç. Aslında şöyle bir şey olduğunu şimdi biraz keşfediyorum. Deminki mevzuya dönersek, bizde yönetmen dediğin zaman aklına imaj olarak zaten erkek gelirdi. Sakallı bir insan gelirdi. 50 yaşında biri gelirdi. Yönetmen dediğin zaman Lerzan Pamir gelmez insanın aklına. Öyle bir şey yoktu ben buradan giderken. O zaman çok şaşırmıştım. İlk mesela Tartuffe’ü yaptım ve  o dönemler National Theater’ın artistik direktörü Nicholas Hytner diye bir adam, benimle görüşmek istedi. Ben de odasına girdim ve şaşırdığım anlardan bir tanesi… Neden bak? Çünkü ne bekliyorsun? Arkada, ileride böyle bir adam oturacak, bir masa olacak, o masadan “Merhaba Serdar Bey” diyecek, araya bir sürü insanlar girecek o odaya filan, seninle konuşamayacak zaten. Çünkü 20 sene sonrası hoop Devlet Tiyatrosu, olan bu yani, anladın mı? 😉 Oysa adam bayağı “Aa Serdarcığım, hoş geldin” dedi, kot pantolon var zaten, Camper ayakkabıları, bilmem ne işte… Böyle yan yana oturuyoruz. “Kahve içer misin?” filan dedi; o değildir dedim, bu adam olamaz yani. 
 
‘Nicholas Hytner herhalde birazdan gelecek’ diye düşünüyorsun? 
 
Gelecek herhalde dedim, evet. O benim için mesela “Aa, evet ya” dediğim bir andı. Hani biz böyle, bu arada biz derken, illa biz Türkler anlamında söylemiyorum ama biraz galiba burada toplumsal olarak özgüven eksikliğimizden dolayı; galiba biz sesimizi kalınlaştırmak, masamızı büyütmek zorunda kalıyoruz… Kitapları kalınlaştırmak filan…
 
Başka biri gibi davranmak… Nicholas seni, sen Tartuffe’ü yönettikten sonra mı çağırdı?
 
Evet ve orada National Theater’ın bir tane akademisi var, Directors Akademi dedikleri. O dönemdeki 10 tane yönetmeni seçiyorlar ve onları akademiye davet ediyorlar; beni oraya davet etti. O da inanılmaz bir fırsattı. Çünkü National Theater’ın bir stüdyosu var; yani stüdyo dediğim de koskoca bir bina, o stüdyo tamamen sadece araştırma, geliştirme, laboratuvar gibi…
 
Kendi ana binasının dışında bir yerden bahsediyorsun sanırım.
 
– Tabii tabii. Mesela Şehir Tiyatrosu’nun böyle bir yeri: “Önümüzdeki sene biz filanca oyunu yapmaya çalışıyoruz, şimdiden stüdyoya girelim de üç ay takılalım” diyebileceğimiz bir yer. Burada, akademide bu yönetmenlerle, herkesle atölye çalışmaları yapma imkanı var.
 
Belki kalmaya devam etmende de sanat yönetmenin odasındaki hissin, sonra bu teklif falan…
 
Aynen. Çünkü sonrasında ‘Ben burada dışardayım’ duygusunu hissetmedim. İster istemez öyle bir hissiyatın oluyor ya hani? O odada da çok yabancı yoktu ayrıca; çok değil, hiç yoktu. Ama ondan sonra, haydi tamam, işler biraz daha kolay olmaya başladı aslında. Yönetmenliği o zaman da daha genç bir şey olarak düşünüyordum, illa ki oyuncu olmak zorunda değilsin, illa çok tecrübeli olmak zorunda değilsin, illa her şeyi bilmek zorunda değilsin; çünkü o Anglosakson kültürün yeni yüz, genç, taze, eyvallah, o çok güzel bir şey. Tabii ki şimdi, eğitmenlik dediğin için, oraya geri getirmeye çalışıyorum sözü, aslında her yaptığın atölyede insanlara kılavuzluk ediyorsun bir şekilde. Tamam sen onlara kaşıkla bir şey vermiyorsun belki ama bir şekilde bir kılavuzluk, yönlendirme, yol açma gibi bir durumun var. Ve bu da yönetmenlikle el ele giden bir şey gibi görünüyor. Şimdi bana daha çok öyle görünüyor. 
 
Kardeş yönetmenim dediğin şeye mi geliyorsun tam bu noktada? Hâlâ böyle düşünüyor musun?
 
Evet. Hâlâ öyle düşünüyorum. İnşallah hiç baba olmam.
 
Çok güzel bir tanım da, o yüzden…
 
Yani baba yönetmenler, anne yönetmenler ve kardeş yönetmenler diye böyle bir kabaca tanım yapılıyor bazen. Böyle baba yönetmenler çok var. Baba baba yönetmenler var; onlar azarlıyor ama şefkati de bol, güzel. Hepimizin baba yönetmenleri oldu. Anne yönetmenler var. Anne yönetmenler daha kucaklayıcı; dertleşiyorlar, çok çok dertleşiyorlar. Ama onlar da, tabii ki iyiyi, doğruyu biliyorlar sonuçta. Kardeş yönetmenlerin biraz daha kardeş gibi, daha el ele olduklarını düşünüyorum. El ele ama belki, daha girişken mi diyelim? Sonuçta, evet ben el ele gitmeyi çok seviyorum, beraber gitmesini…
 
Bana daha eşit geliyor kelime olarak söylediğin şey.
 
Aynen.
 
Ne oluyorsa olsun, anne baba dediğin zaman, bize de psikologlar diyor ya “Sevinçciğim, tamam çocuklarınızla dost olun, arkadaş olun ama anne-baba olduğunuzu unutmayın!”  diye. Bir şekilde daha tepeden geliyor söylediği şey, statüsel anlamda. Ama kardeş dediğinde sen işte, annen baban var ama sonuçta birlikte yaramazlık etme hakkını kardeşimle paylaşıyorsun…
 
Çok doğru söyledin. O yaramazlıkta da bence, “Tamam, ben daha önce yaramazlık çok ettim, ağzımızı burnumuzu kırabiliriz, belki bir şeyler olabilir ama merak etmeyin, sonuç itibariyle ayağa kalkıp devam edeceğiz. Yaralarımızı sileceğiz ve devam edeceğiz” hissi var. Çehov’u çalışırken, Martı ilk defa oynadığında çok fena patlıyor, bilmiyorum biliyor musun? İlk temsinlinde bayağı yuhlanıyor. Çehov dönüyor bir arkadaşına ve “Ben bir daha hayatta bir şey yazmam” diyor. Soğuktan titriyor Çehov. Yürüyor, çıkıyor tiyatrodan. Depresyonlara giriyor. 
 
Bir daha oyun yazmam mı diyor?
 
“Yazmam, bir daha hiçbir şey yazmam” diyor… Tabii inciniyor. Ama sonra o arkadaşı “Şimdi sen soğuk bir şey iç, soğuk bir duş yap devam et” diyor. Çehov da duruyor ve öyle yapıyor. Yani o bilgi, en değerli bilgi de o bilgi. 
Bir şey değil, tamam ben daha önce yaptım. Şimdi beraber yine yaparız durumu.  Oldu ya da olmadı. Önemli olan da o değil. Ben mesela, sonucu gerçekten pek düşünmüyorum.
 
Aşık oldum bu cevabına. Bu söylediğin şey bende çok yeni; yeni derken yani 10 yıldır filan… Bende vardı çünkü, ben sonuçla çok ilgilendiğimi ve hissettiğim her şeyi hatırlıyorum. Şimdi kendime yalan söylemiş olurum bunu öyle tariflersem. Ama sonra, sonuçla ilgilenmenin yerini süreçle ilgilenmek aldığında kendinde de bir şeylerin çok değiştiğini fark ediyorsun. Sahnede değil sadece; hayatta da.
 
Şimdi konuşsak bir proje, tabii ki sonucu düşünürüm. Ama provaya girdiğimiz andan itibaren, önemli olan o.
 
Sonunu düşünmen çok güdüsel aslında…
 
Tabii ki. Çünkü ortada bir şey yok, çünkü çalışmıyor. Konuşurken düşünecek başka bir şey yok ama çalışırken öyle bir gerçeklik yok. Çalışırken gerçeklik orada olan zaten. Sen gerçekten çalışıyorsan, gerçekten dediğin gibi yaramazlık yapıyorsan, gerçekten sürecin içindeysen zaten beyninde başka bir şeye yer yok. Bir şey daha anlatmak istiyorum. Ben şimdi reji dersi veriyorum Kadir Has’ta. 
 
Oyunculuk dersi de veriyor musun?
 
Oyunculuk vermiyorum ama Yüksek Lisans’ta tiyatro yönetmenliği dersini ben veriyorum. Karma bir bölüm orası. Önemsiyorum onu da gerçekten. Kadir Has aslında benim eğitmenliğim. Londra’da da yaptım ama workshop üzerinden yaptım. Rada’da, Drama School’larda workshop’lar yaptım ya da daha özel organizasyonlarda vs. ama düzenli olarak ilk defa hayatımda eğitmenlik yapmam Türkiye’de oldu; şimdi beş sene öncesinden öğrencilerim var. Aslında ben daha buraya tam yerleşmeden önce gidip geldiğim zamanlarda bile Kadir Has’a bir şekilde gidiyordum. 
 
Onun özel bir sebebi var mı senin için?
 
Özel bir sebebi var. Özlem Kadir Has’ta çalışıyordu. Onlar bana “Part time gelir misin?” dediler. Daha doğrusu, eğitmenlik miydi o bilemiyorum. Ben onlarla projeler yapıyorum, onlara oyunculuk öğretiyorum gibi de görmüyorum kendimi açıkçası. Rejiyi öğretiyorum, rejinin nesini öğretiyorum? Bir şekilde o bir ders ama öbürü… Evet, tabii ki farkındayım, onlar daha öğrenci ve formasyonu daha tam olarak oluşmamış oyuncular ama ben çalışmaya başladığımdan itibaren ayrım yok aslında benim için. Yani ben Kayahan’ı Senem’den ayırmıyorum ki çalışırken. Fark etmez benim için. Yetenek olarak da söylemiyorum. Çalışıyorsun işte. 
 
Kardeş olarak. O da kardeş.
 
– Aynen ama biraz parantez açmaya özen gösteriyorum. Yani parantez açıp, normalde deşifre etmeye gerek duymayacağım şeyleri, biraz daha onlara teorik bir üstyapı da olsun diye daha fazla konuşuyorum galiba. Ben çünkü provalarda çok konuşmam normalde… Konuşmayı da sevmem çok fazla ama okulda yaptığım şeylerde biraz daha üzerine konuşalım isterim; çünkü çoğu insan el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir oyuncu kendini fark edene kadar çok zaman geçebiliyor. İç güdüleri sağlamsa ve gerçekten doğal yeteneği onu bir şekilde bir yere götürebiliyorsa şanslı ama bir şeyi inşa etmeyi öğrenmemiş ise, onu görüyorum ben çalıştığım bir sürü profesyonel oyuncuda. Aslında oyuncunun biri iki yapma becerisi, birikimi, aracı; yani kendi elinde çok fazla aracı da yok yan.  
 
Kendi içindeki kılavuzu belki orada devreye giriyor.
 
Kılavuzu devreye giriyor ama belki bazı inşa bloklarını biraz daha hecelemek gerekiyor tabi çünkü kreasyon biraz şey bir süreç, bilirsin; kartopu gibi, yani onu algılayamazsın, tarifleyemezsin. Ama bazen durup “Bak burada böyle bir şey yaptık ve sen de bak böyle bir şey yaptın” diyorum ki ileride daha formüle edebileceği bir şey olarak kalsın. Ama seviyorum; yani kendi adıma bencil bir yerden baktığım zaman…  
 
Öğrendiğin için seviyorsun, anlıyorum.
 
Tabii canım, her şeyi orada deniyorum. Yani daha fazla deniyorum ister istemez; onlar daha talepkâr, talebe sonuçta. Bir kere seni beğenmiyorlar yani seni her an beğenmeyebilirler 🙂
 
Ve bunu çok seviyorsun? 
 
Çok seviyorum tabii; yani beni beğenmeme ihtimalleri beni zinde tutan bir şey, onlarla genç kalmak zorundayım çünkü bu işte; o yaşlarda bilirsin bir tıkanıveriyorsun. Ama ondan kariyerinde böyle bir yere geldiğin için üretmek ve skorlamak zorundasın.
 
Ahh evet…  
 
Yani bir işi yaparken, demin sonucu düşünmüyorum diyordum ama ben bunu bilinçten söylüyorum, bilinçdışı ne yapıyor bilmiyorum ki 🙂 Ama o bilinçdışımın Kadir Has’ta öğrencilerle daha bilinmeyen odalara girebilme ihtimali var. Sonuçta onu sen hesaplayamıyorsun. Mesela burada Şehir Tiyatroları’nda oyun koyarken sen kurmuyorsun ki baskıyı; ama orada okulda, çok daha özgürsün. Mesela şimdi şeyi düşünüyorum, hayalim bu; az önce bahsettim ya İtalya’daki öğrencilerden, oranın tiyatrosundan; şimdi burada mesele, buraya 5 senedir gidiyorum. O zaman o ekiple başka ve yeni bir  şey yapmanın hayali geliyor bana.
 
Neden olmasın? 
 
Çünkü şimdi çalışa çalışa bir dil birliği oluşuyor, bu azımsanacak bir şey değil. Ben burada o istikrarı tam bulamadım işte mesela (ŞT’de) 12. Gece yapıyorsun, tamam çok güzel ama devamı gelmesi lazım çünkü biz bir oyunda bir şey yapamayız. 3-4 oyun lazım dil birliği için. Biz tabii ne yapıyoruz, bir şekilde birbirimize tutunmaya çalışıyoruz, birikimimizi başka projelere aktarmaya çalışıyoruz ama bunu olgunlaştıracak sakinliğimiz yok. Bunun için de ağlamıyorum yani dertlenmiyorum da, bizim sonuçta kuşak olarak biraz daha sükunetle anlatacağımız yerler var. Mesela Lunapark’ta belki hissettiğin sükunet ondan olabilir. Çünkü orada umurunda değil ki seyirci koptu mu kopmadı mı, anlıyor musun? 
 
Anlıyorum. Umurunda yani demek ki.. 
 
Umurunda oluyor ister istemez, o yüzden ben kendi açımdan önemsiyorum. ‘İnsanlara aktarım’ filan, çok oralarda değilim. Ha tabii o insan seli, ‘Aa o benim öğrencimdi’ filan hoşuma gidiyor. Bu hoş bir şey, bir tarih veriyor insana. Ben tarihsiz yaşadım çünkü İngiltere’de, hiç öyle tarihim olmadı yani. Anglosakson kültürü de böyledir, eskiyi hemen siler. Çok mu konuştum? 
 
Hayıırr saçmalama, hiç öyle bir şey yok bu röportajda ☺
 
Hah iyi. Aslında 20’lerinde 30’larında çok iyi bir kariyer kafasındasın ama 30’lardan sonra sosyal olarak biraz daha derinleşmek istediğin yerde Anglosakson kültürü bana biraz da yetersiz geldi açıkçası. Dönüş fikri öyle bir şey. Mesela Liverpool’da oyun yaptım, yani büyük prodüksiyon; her şey yolunda, her şey çok iyi ama bir şey yok! Yani o şeyin ne olduğunu çok iyi biliyoruz aslında, o memleket, o senin ana dilin, ana hikâyen, bir şey yani. O olmadığı zaman bir yabancılaştım, yani tamam bu da Liverpool’lu bir yazarın çok önemli bir hikâyesi evet; ama… Tek başına sigara içerken buluyorsun kendini birden…
 
“Yaaa neden burada tek başımayım?” filan…
 
Evet yahu, yeteri kadar elektrik alamadığımı anladım. O yüzden şimdi Eskişehir olsun, Bursa olsun, Kadir Has olsun…
 
Eskişehir’in var, Bursa’n var, Kadir Has’ın var…
 
Yani oralarda gerçekten o şeyi özlemişim; o neyse artık… Parmağımı adının üstüne koyabileceğim bir şey değil ama o tabii ki bizim kolektif hafızamız, kolektif referanslarımız; o seni derinin altında biraz daha taşıyor tabii ki. 
Sonuçta ne olursa olsun ben onu özlemişim. O yüzden de buraya geldim. Kadir Has bu kadar zamanda bana tarih verdi…  
 
Sonunda tarihlendin.
 
Evet tarihlendim ve kendi adıma açıkçası ben hiçbir şeyi bu kadar üst üste yapmadım. Çünkü bir orada bir buradaydım daha önce. Üst üste aynı yerde olmadım. O ‘ev’ dedikleri şey var ya, o benim çantam. Defterim, kalemim. Ama insan süreklilik de arıyor tabii.
 
Peki, Pürtelaş?
 
Pürtelaş işte…
 
İsminin hikâyesini de merak ediyorum.
 
Ben o zaman Pürtelaş’ta oturuyordum, oradan çıktı.
 
Hahaha çok güzel…
 
Aynen… Biz Tilbe’yle ne zamandır tanışıyoruz, bir şeyler yapalım diyorduk sonra ‘Biz yapalım’a gelindi. Yani Pürtelaş ‘Savaş’ oyunu için kuruldu, daha büyük bir proje için değildi. Olmadığı da açık. Yani ben öyle biri değilim. Beceremem işte bir tiyatroyu alayım, büyüteyim, yeşerteyim filan. Artistik direktörlük kafam pek yok; yani ben işimi yapmak istiyorum. Ama Pürtelaş’ı o oyun için kurduk ve etrafında bir sürü insan buluştu. Devam edecek  Pürtelaş. Mesela önümüzdeki sene bir şey yapmak istiyorum.
 
Ama sen oranın Genel Sanat Yönetmeni’sin.
 
Yani evet ama orası diye bir şey yok işte.
Orası dediğim soyut şeyler. Orada insanlar var benim için; Tilbe var, Gamze var, Cem var, Ecem var, Çiğdem var, şimdi benim Kadir Has’tan mezun olan çocuklar var. Pürtelaş benim için o işte.
 
Ev, başka bir ev.
 
– Aynen, fırsat bulursak orada prova yaparız. Ama keşke daha çok olsa, oraya az vakit harcıyoruz. Freelance olmanın böyle bir şeyi var, yani biri sana “Gel buraya iş yap” dediğinde “Tamam o zaman” diyorsun, bir anda o öncelik kazanıyor. Ama böyle de bir şey tiyatro, bir uzlaşma. Sanatın her türlüsü neden ödün vereceğinle alakalı bir şey, biraz da onu öğreniyorsun yani. Hiçbir yerde tamamen özgürlük olduğunu düşünmüyorum ben; kurumda da, Pürtelaş’ta da, öyle tam bir özgürlük diye bir şey yok zaten. Ama o yüzden Türkiye’de öyle bir şey var gıptayla bakıyorum; çok acayip değil mi, İstanbul’da Londra’dan daha fazla oyun var! Gerçekten inanılmaz bir şey var burada, geçen gün IanMcKellen ile konuşuyorduk ;))
 
Ahahaha gerçekten konuşuyordun ;)))
 
O da gerçekten hayret etti çünkü galiba bu işi yapmak için manyak olman lazım ve yeterince manyak var demek ki burada. Böyle bir ihtiyaç var, bu hikâyeleri anlatmaya ihtiyaç var. O enerji insanı ister istemez etkiliyor.
 
DasDas’a yaptığın danışmanlık ilk oyunları için miydi?
 
DasDas’a yaptığım danışmanlık, evet ilk oyundu. Onlar zaten yeni açıldı.
 
Evet, nisan başı diye biliyorum. Orayla nasıl bir iletişim hâlindesin? Danışmanlık senin sıklıkla yaptığın bir şey zaten.
 
Yani laf aramızda onlar ilk benimle çalışmak istediklerini söylediklerinde tamam dedim ama o açılış süresi uzayınca benim de devam eden işlerim vardı ve “Ben bunu yapamayacağım” dedim. Sonra onlar başka bir yönetmen almak istemediler, ben de tam yönetmenlik yapamıyordum o zaman fiziksel olarak, orada değildim çünkü; “O zaman süpervizör olarak kalın, danışmanlık için” dediler; öyle oldu. Bu iş nereye varacak bilmiyorum ama DasDas ölçeğinde mekanlar kalıcı hâle gelirse bizim kurumlara ihtiyacımız kalmaz. Elbette kurumlara ihtiyacımız var, tabii ki o paralara bilet satmak çok başka bir şey ama; bir yönetmen olarak söylüyorum en azından, ben şimdi çok sığ bir yerden bakacağım, sen bir kurumla neden çalışmak istersin? Sahne var diye.
 
Sahnen var, seyircin var.
 
Tabii o çok ayrı bir şey, çok da güzel bir şey.
 
Mesleğini deneyimlemede de çok iyi bir şey.
 
Süper bir şey. İşte bunu umarım sponsorlukla ucuz biletle oralar da yapabilir. Çünkü bu çok özel bir şey .
 
Bunun yollarını arıyor zaten onlar da.
 
Düşünsene, bu ölçek bir oturursa? Ben umutluyum yani. “Dasdas’a bir şey yapmak istiyorum yahu” diyorum. Düşün. Mekan olarak söylüyorum, yani mekan güzel çünkü. Yönetmen olarak seni heyecanlandıran mekan yok ya…  
 
Aa bir dakika, bu benim sorularımdan biriydi. Mekanlara heyecanlanan bir yönetmen misin? Yani Romeo Juliet’i yönetmek için değil de bir mekan görünce aklına bir oyun fikri geliyor mu? Kalbine geliyor mu yani? Mekanlar seni heyecanlandırıyor mu?
 
Çok heyecanlandırıyor.
 
DasDas şu an öyle bir yer yani senin için? 
 
Ölçek olarak çok güzel. Evet çünkü ben epik seviyorum, epiğin içinde hem epik olabilen hem intim olabilen mekanlar çok özel mekanlar; yani epik olabilmeli bence. Şu an böyle. 200 kişinin birlikte oturup bir şey izlemesi bana daha çok heyecan veriyor.  O karma yani. Yani Shakespeare’in Globe Tiyatrosu öyle yapıyor ya? Yuvarlağın içinde herkesi eritmeye çalışıyor. Kraliçe de orada mesela. Şehir Tiyatrosu da bunu yapabiliyor.
 
Çok iyi anlıyorum ne dediğini.
 
– Ama o şeyi şu anda seviyorum, o laf büyüyor. Havuza taş atmak gibi, o halkalar büyüdükçe, o laf büyüdükçe sen yanındakine, o yanındakine; gittikçe o an daha büyük bir an haline geliyor. O an’ı seyirciyle tutuyoruz biz aslında. 
 
Yani senin 12. Gece’n yüzlerce kişiyle oynanır hâle geliyor birden.
 
Evet ve bu daha değerli geliyor bana. O yüzden bu tarz mekanların mimarisi de çok önemli, öbür türlü devasa mekanlar var ama hiç kimseye ulaşamıyor. O da başka bir mesele. O yüzden bu tarz yeni mekanları ben heyecanla karşılıyorum. Yani insanların önünde, gençlerin önünde özellikle çünkü rol model oluşturacak şeylerin olması lazım. Şimdi gençlere rol model oluşturabileceğimiz mekanlarımız ve yapılarımız çok azaldı. Kurumların sakatlığı burada çok devreye giriyor. Şimdi mezun olacak insan nereye bakacak? İşte o zaman ‘3-5 kişi bulayım, ben de bir şey yapayım’ oluyor en fazla, bu da güzel bir şey; bir enerji oluşturuyor. Ama olgunlaşabileceğiyle ilgili soru işaretlerim var benim. Nerede olgunlaşacak? Çünkü biz hep böyleyiz yani; Londra’daki Türkiye’li topluluğa bakarsan da, kısa vadede çok güzel, girişimci çünkü, zırt hemen giriyor, oraya dükkan açıyor, bakkal açıyor ama sonra İngiliz onu onun elinden alıyor 😉 Uzun vadede bir süpermarkete çeviriyor, milyonları da o kazanıyor…
 
Sen biraz uzun vade kısmıyla ilgileniyorsun…
 
Yani bizim kuşağımız şu an o olgunluğa eriştik diye düşünüyorum. Tamam 20 yaşındakiler denesin, bir şey demiyorum ama o dinginlik var ya, o gerçekten gerekiyor. Ve o da 2-3 senelik şeylerle değil uzun soluklu düşünebileceğimiz, kış uykusuna girebileceğimiz, mağaraya çekileceğimiz zaman geliyor… Ama bu gelecek kaygısı, bu son okulda çocuklarla yaptığım konuşmadaki gelecek kaygısı; bizim çocukların, yani gençlerin içinde çok ciddi bir anksiyete oluşturuyor şu an.
 
Haklılar.
 
Çok haklılar. Yani yarım saat sonra alacağın nefesle bir ilişki kurman çok zor şu anda. Sabahki solukla ilişki kurman çok zor. O yüzden şimdilik böyle… Yine de bu anksiyeteyi bile anlatmanın yolu galiba kendini bir anlığına o anksiyeteden kurtarma gerekliliği. Ya da bir değil de birkaç anlığına…
 
Yapamadığını bildiğin şeyler var mı hayatta?
 
Mutlaka vardır. Çok şey var. Meslekle alakalı mı?
 
Meslek hayatında, özel hayatında…
 
Ben analitik düşünen bir insan değilim. Onu biraz kendime öğretmek zorunda kaldım. Ama çok iyi becerdiğim bir şey değil. O anlamda daha duru bir organizasyon kafası filan…
 
Orayla ilgilenmeye çalışıyorsun şimdi.
 
Evet, orayla ilgilenmeye çalışıyorum. Sonra, ev işlerinde inanılmaz kötüyüm.
 
Hahahahaha…
 
Gerçekten! Ev işlerinde çok kötüyüm. Elimden hiç iş gelmez. Arkadaşlarım dalga geçerdi, ben “Elimden bir iş gelmiyor” dediğimde “Yok oğlum, sen bayağı tembelsin” derlerdi. Bak bunun ucu taaa Çanakkale’ye de gider. 
 
Oooooo…
 
– “Hiçbir şeye dokunmaz” derlerdi benim için. Sonra kablo bağlamak filan… Ev işlerinde ben biraz kaçak olanım, maalesef.
 
Hayal ettiğin oyunlar var mı?
 
Var tabi. Olmaz mı? 
 
Mesela?
 
Ben Shakespeare’in bütün oyunlarını hayal ediyorum.
 
Evet, hep söylüyorsun bunu zaten.
 
Diğer oyunları çok hayal etmiyorum o yüzden.
 
İşte bu nefis bir cevap.
 
Yani Shakespeare’in oyunlarını hayal ediyorum bana yetiyor, artıyor. 
Diğer oyunlarda da mesela benim için en heyecan verici şey iyi bir çağdaş yerli oyun. Ama bu çok az olan bir şey .Yapacağım ama Türkiye’de de yapacağım, tanışıyorum yazarlarla. Her proje bir heyecan. Hele bir oyuncuyu heyecanlandırıyorsa oyun, kafasını değil kalbini; tamamdır. Bazı oyunlar vardır mesela oyuncunun kafasını çok heyecanlandırıyordur, kalbini değil.
 
Mesela sana ikinci bir yaşam hakkı verseydim, bu yeni yaşamında bütün kararları sen alabilecek olsaydın, nerede doğmak ve neler yapmak isterdin? Önemli biri olmak zorunda da değilsin.
 
Ooo… Zormuş be! Ben doğadan çok uzak yaşadım. Gerçekten doğanın içinde yaşamak isterdim, mesela çölde.
 
Çölde mi? Ne yapıyorsun çölde?
 
Ya mesela ben Meksika’ya gittiğim zaman…  
 
Meksika’ya da mı gittin ya?
 
Evet, mesela çöl gerçekten senin nöronlarına farklı etki ediyor; farklı düşünüyorsun. Bir hafta önce İngiltere’deki Serdar gitti, başka bir Serdar geldi orada; çünkü o iklim, o coğrafya sanki senin içindeki yazılımı değiştiriyor. Tabii abartıyorum ama merak ederdim yani zaman değişik, mekan değişik, sınırlar değişik, böyle bir coğrafyada, çölü merak ediyorum. Doğayla yaşamayı isterdim. 
 
Son soru, Iraz ve Güney’in sevdiği soru. Bir akşam yemeği hazırladın, konukların var; böyle kaybettiğimiz insanlardan da oluşturabilirsin sofranı, söyler misin kimler oturuyor masanın etrafında, sen kimlerle sabahlıyorsun? Shakespeare geliyor herhalde ;)))
 
Shakespeare gelmiyor ya, benim Shakespeare’in kendisiyle işim yok, benim işim oyunlarıyla… Benim şimdi aklıma gelen, Cüneyt ağabeyi çok severdim; Cüneyt Türel; o belki gelebilirdi. Muhabbeti de çok hoştu.  Yemek mi yapacağım? O zaman şimdi geldi aklıma, İspanyolların paellasını çok iyi bilirdim çoğu kişiye söz verdim kimseye de yapmadım ama ;))))
 
Hımmm, çok güzel paella yapabiliyorsun yani?
 
Dur, hayır bak şimdi; yapmışlığım var, güzel olmuşluğu da var…  😉
 
Çiğdem Erken: Bunca yıllık arkadaşıyım, bir yumurtasını yemedim.
 
Hahah Çiğdem, şu anda röportajın başlığı belli ;)))
 
Aynen 😉
 
İkiniz misiniz Cüneyt Ağabey’le? 
 
Hayır öyle iki kişi düşünmedim, ben çok insan seviyorum, muhabbet edeceksem iki kişi çok iyi ama kalabalık severim ben, sosyal bir insanım. O yüzden çöl dedim ya, o benim için çok büyük bir challenge yani. Çünkü benim sabah kalkıp kahveye gitmem lazım, dışarı atarım kendimi, yapım bu. Mesela benim çok yakın arkadaşım Londra’da yaşayan Philippe var, onu isterim tabii uzun zamandır da görüşemiyoruz. Bilemedim yani oğlum olsun isterim, ona şimdi çok yemek veriyorum onunla şu an çok kankiyiz 🙂
 
Evet şimdi cümlelerin değişti değil mi hayatta, mesela ben seni aradım o sırada açmadın sonra konuştuk “Oğlanı uyutuyordum” filan dedin 😉
 
Şimdi bir de bayağı bir yoktum ya, tuttu beni bırakmıyor.
 
Ne değişti peki oğlundan sonra, tarifleyebiliyor musun?
 
Yani, sabrı öğrenmiştim ama onunla beraber. Zaman. Zaman değişti.
Yani onunla oyun oynarken o bitirmediyse sen de bitirme abi, zaman onun zamanı senin değil; sonuçta burada etkisiz elemansın. Sonra doğum süreci; o doğumu beklemek galiba çok etkiledi. Ne bileyim yahu, o çok acayip bir şeydi, güzeldi. 
 
Doğuma girdin mi?
 
Girdim, o yüzden böyle bilemiyorum ya.
 
Evet, bu galiba bilinebilecek bir şey değil. Ya da bilinebilecek bir şey ama tarif edilecek bir şey değil.
 
Evet, tarif edilecek bir şey değil. Ama şunu söyleyeyim kendi açımdan, şimdi bu belki de klişe gelecek ama öyle, anksiyetem falan pek kalmadı artık gelecekle alakalı. ‘Ne yapacağım?’lar yok artık bende şu anda, çünkü çocuk sana kendi geçiciliğini hissettiren bir şey galiba.
 
Geçiciliğini de uçuculuğunu da… Çok teşekkür ederim Serdar, çok.
 
Ben teşekkür ederim.


Bize Destek Olmak İster Misiniz?

Kültür sanat alanında olan bitenleri sizlere sansürsüz olarak ulaştırmak için 6 yıl önce yola çıktık! 6 yıla 37 dergi ve binlerce haber sığdırdık!

Siz de çorbada tuzum olsun diyenlerdenseniz Patreon üzerinden bize destek olabilirsiniz.

https://www.patreon.com/GazeteMustehak


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı