Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Ada Ayşe İmamoğlu – Replik Karalama Defteri No: 8

Ev / Gece
Sokaktan sesler geliyor, ben çok anlamıyorum; hoş ben çoğu zaman rabarbaları pek anlamıyorum. Sonra sokak sakinleşiyor, ben kalkıp bir kahve hazırlıyorum ve sigara yakıyorum. Plakların arasından çıkartıp Neşet Ertaş’ı pikaba koyup çalıyorum; herkes ne kadar yalnız. Uyukusuzluğumu anlamak istiyorum ve sürekli gördüğüm kâbusları; sırf tekrar eden o kâbuslar yüzünden uyumuyorum, uyumadıkça artan tedirginliğim artık yerini endişeye bıraktı. En son ne zaman deliksiz bir uyku uyumuştum hatırlamıyorum; hatırladığım tek şey kâbuslar, bitmeyen kâbuslar.
Yaşadığım ülkenin yazgısı mıydı bu, yoksa aklımın oyunları mı, emin değilim. Hem bir insan aklını nasıl ikna edebilir ki bunca kötülüğe?
Olup biten bu vahşiliğin içinde kendime bir çıkış noktası arıyorum. Ütopyalar sahiden ne anlatmak istiyordu? Slavoj Zizek şöyle diyordu: “Ütopyanın iki tür sahte anlamı var: Birincisi, asla gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz ideal toplum hayal etme nosyonu olarak ütopya; öbürü de sapkın arzulardan oluşan kapitalist ütopya… Gerçek ütopya ise durum çözümsüz olduğunda, yani olası olanın koordinatları dahilinde bir çözüme gitme yolu olmadığında, salt hayatta kalma dürtüsüyle yeni bir alan icat etmek zorunda olmakla ortaya çıkar. Ütopya özgür hayal gücünün bir ürünü değildir, ütopya içten gelen bir zorunluluk meselesidir, tek çıkış yolu o olduğu için hayal etmek zorunda kalırsınız. Bugün ihtiyacımız olan ütopya işte budur.” Bir süre baktım altını çizdiğim bu cümlelere, aklıma gelen o hayal etme gücünü aradım içimdeki en çaresiz yerlerde. Her gün yeni bir karanlığa uyanıp hiç düşünmeden neler yapmak gerektiğini düşünüp, bir çıkış yolunu bulmak mümkün müydü acaba?
Radyo dinlemeye başladım bir süredir, televizyondaki tüm görüntüler büyük bir kirlilikten öteye gitmiyordu. “Televizyonu kapat, devrim televizyondan gösterilmeyecek” duvar yazısını ne çabuk unutmuştuk? Üst kat komşum sabaha karşı uyandı, ayak seslerini duyuyorum. Nasıl yorgun yürüyor evin içinde, artık evlerimizin içinde çok yorgunuz. Bütün hayal gücümüzü sömürdüler yavaş yavaş son zerresine kadar, oysa çok gerilerde değildi birbirimize aşkla baktığımız zamanlar o bir avuç parkın içinde. Üst komşum elinde fincanı ile geldi pencerenin kıyısına, muhtemel aynı bıkkınlıkla bakıyoruz sokağa. Birazdan insanlar işlerine gitmek için sokaklara düşecekler daha hava aydınlanmadan; insanların yüzlerinde o derin mutsuzluk o kadar belli oluyor ki, kıyıda köşede en ufak bir umut parçasına izin vermiyordu. Çok basit ve sıradan bir şeyi, gün ışığı bu topraklardan sökülüp alınmış gibiydi. Ve gün geçtikçe daha kararan insan yüzleriyle birlikte ülkede derin bir keder havası vardı.
Sessizliğin içinde, o külçe gibi ağır yalnızlık duygusu içinde kendimi koltuğa bıraktım. Biliyorum başka bir yol var, hep hayal kurmanın başka yolu vardır çünkü; her birimiz kendi minik ütopyalarımızı kurup, yeşertip bir gün yine meydanlarda kavuşup birbirimize rengarenk gülümseriz. Belki bir gün, belki bir gün, belki…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu